Sürekli yorgunluk hissine son
21 Mart 20080
Araştırmalara göre, modern insanın vücuduyla ilgili şikayetlerinin başında sürekli yorgunluk hissi geliyor.
Yoğun çalışma, şehir hayatının stresi, uyku problemi gibi sebeplerle hissedilen yorgunluk, kolayca gelip geçiyor. Peki, ya kronik hale gelen yorgunluk hissine ne demeli? Büyük şehirlerde yaşayan insanların daha sık yaşadığı ve pek çok ciddi hastalığın habercisi olabilecek yorgunluğun neden ve çözümlerini Prof Dr . Ayşe Altıntaş anlattı.
ronik yorgunluk bir hastalık olarak tanımlanabilir mi?
- Eğer yorgunluğunuz günlük bir şikayet olmaktan öte süreklilik kazanmışsa, en ufak efor gerektiren aktiviteler dahi sizde aşırı bir yorgunluğa neden oluyor, dinlenmekle eski enerjinizi kazanamıyorsanız, sabahları dinlenmiş olarak uyanmıyor ve güne yorgun başlıyorsanız bu durum bir hastalık ya da hastalığın habercisi olabilir.
Sürekli yorgunluğun ilk belirtileri neler?
- Kronik yorgunluk sendromu dediğimiz hastalıkta yorgunluk belirtisinin yanı sıra eklenebilecek diğer belirtileri şöyle sıralayabiliriz: Kısa-dönem bellek ya da konsantrasyonda bozulma, nedensiz boğaz ağrısı, duyarlı lenf nodülleri, kas ağrıları, birden fazla eklemde ağrı , yeni gelişen-farklı özellikler taşıyan baş ağrısı, dinlendirmeyen uyku, egzersiz sonrası uzun süren kırgınlık hali.
Yorgunluğun sebeplerinden biri olarak konforun getirdiği tembelliği sayabilir miyiz?
- Konforun getirdiği tembellik yani bir başka deyişle hareketsizlik, kalp-damar sistemini olumsuz etkilediğinden kişinin enerji düzeyini de azaltıyor. Bu nedenle hareketsiz kişiler daha az efor gerektiren aktiviteler sırasında, daha çabuk yorulduklarından bahsederler. Hareketsizliğin psikolojik olarak da negatif yönde etkisi olduğunu unutmamak gerekiyor. Yorgunluğun normalin dışına çıktığı durumlarda önerilen tedavilerden birisi de egzersiz yani fiziksel aktivitedir. Fiziksel aktivite ile vücudumuzda birtakım olumlu reaksiyonlar meydana geliyor, bağışıklık sistemimiz güçleniyor.
Yorgunluğun en pratik çözümü nedir?
- Yorgunluğun pek çok değişik nedeni olduğu için bu soruyu cevaplamak ne yazık ki zor. Anemi yani kansızlığınızın bulunmasından, depresyona ya da nörolojik hastalıklara kadar pekçok değişik nedenden kaynaklanıyor olabilir yorgunluğunuz. En pratik diyebileceğim öneri; yorgunluğun neden kaynaklandığını bulmak ve bu nedeni ortadan kaldırmaya yönelik önlemler almak şeklinde tanımlanabilir.
Daha ağır vakalar olarak tanımlanan kronik yorgunluğun tedavisi nasıl yapılıyor?
- Kronik yorgunluk sendromunun özgün bir tedavisi bilinmiyor . Bu hastalarda uygulanan tedavinin amacı; hastanın yakınmalarını azaltmak ve fonksiyonel bir düzelme sağlamak. Çünkü bu durum hastanın yaşam kalitesini, özel yaşamını ve iş yaşamını etkilemekte, performansında belirgin bir azalmaya neden olmaktadır. Öncelikle tüm hastalara iyi gelebilecek mucizevi bir tedavinin olmadığını bilmeliyiz. Tedavi seçenekleri arasında; yaşam stilinde düzenlemeler, dinlenme ve uyku periyodlarının düzenlenmesi, diyet, davranışsal kognitif tedaviler, egzersiz ve ilaç tedavileri sayılabilir.
Eğer tedavi edilmezse, gelecekte kişiyi bekleyen problemler neler olabilir?
- Yorgunluk şikayetinin şiddetine göre kişinin yaşam kalitesi bozuluyor. Kronik yorgunluk sendromu tanısı alan hastaların yüzde 25’inin bu nedenle işsiz kaldığı bildiriliyor.
Makyajda grafik sanatlar
Grafik olarak ön plana çıkarılan gözler, sezonda defilelerin en dikkat çeken ayrıntıları oldu. Defilelerde yer alan dünyanın en önemli makyaj artistleri hareketli sürmeleri hiç çekinmeden eskisinden çok daha kalın kullanacağımızın işaretlerini veriyor. 40’lı yılların esintilerini taşıyan seksi kedi gözler, siyah bir göz kalemiyle ekstra kalın ve göz kuyruğundan dışarıya doğru taşar biçimde kullanılıyor. Geçmiş dönemlerin divalarına gönderme yapan bu makyaj hilesi hareketli kıvrımlarla da gözlerin olduğundan büyük görünmesini sağlıyor. Gözün alt kısmına sürülen beyaz göz kalemi üst göz kapağında kirpiklerin dibine çekilen kalın çizgiyi daha belirgin bir hale getiriyor.
GÖĞÜS MESELESİ
Birçokları için göğüslerin büyüklüğü değil sahip olduğunuz pürüzsüz ve gergin bir cilt önem taşır. Göğüslerin dikliği ve dekoltenin görüntüsü de cildin elastikiyetiyle bağlantılıdır. Cilt kullanılan ürünlerle kusursuz bir görünüme kavuşabilir. Göğüs kremleri elastikiyeti artırır, bakımlar dokuları sıkılaştırır ve küçük uygulamalar var olan kırışıklıkları ve erken yaşlanma belirtilerini ortadan kaldırmaya yardımcı olur. Göğüsler için özel olarak geliştirilmiş gerginleştirici kremlerle bakımınızı gerçekleştirebilirsiniz. Onun dışında aşağıdaki uygulamalar da dik göğüslere sahip olmanın ipuçları arasında sayılabilir:
1. Sıcak-soğuk duşlarla gözeneklerinize egzersiz yaptırın: Böylelikle cildinizi de sıkılaştırırsınız. Sıcak-soğuk duşları özellikle sabah saatlerinde yapabilirsiniz. Cilt dokusundaki kan dolaşımı bu sayede hareke geçer ve cilt pembemsi sağlıklı bir görüntüye kavuşur.
2. Yatağınızdan gereksiz yastıkları kaldırın: Geceleri yüksek yastıklarla uyuyorsanız, o zaman dekolte bölgenizde oluşan kırışıklıklara maruz kalıyorsunuz demektir.
3. Yapacağınız birkaç küçük egzersiz göğüs bölgesindeki cilde gerginlik kazandırır: Çünkü göğüsler büyük bir göğüs kasının içinde yer almaktadır. Bu kasın koruyucu bir fonksiyonu bulunmaktadır ve böylelikle ağırlığın etkisini azaltır. Eğer göğüs kaslarınıza düzenli olarak egzersiz yaptırırsanız -her iki günde bir yüzme ya da özellikle o bölgeyi hedefleyen spor- üç ay içinde göğüslerinizde ciddi bir sıkılaşmayı hissedebilirsiniz. Eğer bu tür egzersizler için zamanınız olmadığını düşünüyorsanız o zaman göğüs kremleri de bu konuda yardımcınız olabilir.
4. Dik durmayı öğrenin: Mükemmel bir duruş hem göğüs bölgesini gerer hem de dekolteyi gün yüzüne çıkarır.
5. Doğrudan güneş banyolarına maruz kalmayın: Özellikle boyun ve dekolte bölgesindeki deri vücudun diğer bölgelerindeki deriden çok daha fazla hassastır. Bu yüzden güneşin zararlarından çok daha hızlı bir şekilde etkilenirler hatta kırışıklıklara ve yaşlılık lekelerine açıktırlar.
Çarliston kızlar
Bu önerimiz, imajında köklü bir değişim cesaretini göstereceklere... Moda olduğu kadar makyaj da geçmiş dönemlerin etkisinde kalıyor çoğu zaman. Tasarımcılar şimdilerde 20’ler nostaljisi yaparken, makyajlarda dönemin Çarliston kızlarına öykünüyor. Anlaşılan o ki, bu yaz minimal söylemler tamamen unutulacak. Çünkü ihtişam hem koleksiyonlarda hem de makyajlarda kendini fazlasıyla ortaya koyuyor. Eğer siz de podyumlardan yansıyan yeni kadınsılığı onaylıyorsanız o zaman 20’lerin su dalgası saç modellerini ve belirgin makyajlarını uygulamaya geçmelisiniz. Bu durumda saça parlaklık kazandıran spreye ve saçlarınıza hafif bukleler verebileceğiniz bir saç maşasına ihtiyacınız var demektir.
Kaynak:Hürriyet
Kalbinizi korumak için düzenli olarak egzersiz yapmaya özen gösterin. Son yıllarda kalp ve damar hastalıklarından korunmada düzenli egzersizin olumlu etkileri daha sıkça vurgulanıyor. Eskiden, kalp rezervini harcamamak adına zamanının çoğunu istirahatte geçirmesi tavsiye edilen kalp yetersizliği olan hastalarda bile günümüzde düzenli egzersizin yararlı etkileri konusunda görüş birliği var. Artık fiziksel aktivitesi olmayan bir yaşam tarzı, sigara, kolesterol yüksekliği, hipertansiyon gibi majör risk faktörleriyle eşdeğer bir risk faktörü olarak değerlendiriliyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç .Dr. Enis Oğuz , sporun kalp sağlığı üzerindeki olumlu etkilerini anlattı.
SPOR İÇİN YAŞ ÖNEMLİ
Düzenli yapılan egzersizler; kalp ve akciğer fonksiyonlarını olumlu yönde etkiler, hipertansiyonda kan basıncının düşürülmesine yardımcı olur. Vücuttaki yağ oranını azaltır, total ve LDL (kötü huylu kolesterol) düzeyini düşürür HDL (iyi huylu kolesterol) düzeyini artırır, stres ve depresyona direnci artırır, ortopedik yaralanmaların oranını azaltır. Kalp sağlığını korumak için haftada en az 4 gün 30-60 dakika süreyle egzersiz yapmaya özen gösterilmeli. Bunun için yürüyüş yapabilir, bisiklete binebilir ya da yüzebilirsiniz. Egzersizleri hafif bir yemeğin ardından 1-2 saat sonra yapın. Açık havada egzersiz yapıyorsanız aşırı soğuk ve sıcak havalarda yapmayın. Yaşınıza, göre sizin için en uygun egzersiz biçimini doktorunuz size söyleyecektir.
Kaynak:Yeni Şafak
gerekiyor. İnsanlık sizden hizmet bekliyor.
Bahar sendromu
Şu bahar ayındaki sendromları giderebilmek için neler yapmak gerek? İmkanım yok doktora gidemiyorum. Yardıma ihtiyacım var özellikle bazı günlerde çok daha sıkıntılı geçiyor. O zaman ne tür ilaç kullanmamı tavsiye edersiniz?"
Bol hareket sizin ilacınız. Vücudunuzda biriken enerjiyi ancak kullanarak vücudunuzdan atabilirsiniz. Temiz havaya çıkın ve bolca yürüyüş yapın. Bazı günler için de hareket etme imkanınız yok ise mümkün olduğunca insanlardan uzak olmaya gayret gösterin. Şayet bol hareket ederseniz enerjinizi atacağınızdan insanlarla da iletişimde sorun yaşamazsınız. Bu günlerde östrojen (oğul otu, ada çayı, anason, papatya & bunlardan birini seçin ve çay gibi demleyerek için) ve seratonin (kakao, karanfil , zencefil, muz , bulgur, havuç&) takviyesi sizi rahatlatacaktır.
Korkular&
43 yaşındayım. 1 yıl önce babam ve ağabeyim kan problemi yüzünden rahatsızlık geçirdi. Bu rahatsızlığın sonucu genetik olduğu için bende de var ve beni rahatsız etmeye başladı. Bir yıl önce bu korkuyu yaşadım. 1 ay önce ağabeyimi kaybettim. Bu bende çok büyük bir problem oldu. Şu anda içimde bir korku var. Bu ölüm korkusu, bıraktığı yükü taşıyamama korkusu ve her an kötü bir haber alacakmışım duygusu gibi halk dilinde yürek kabarıklığı denen olay mevcut. Henüz atamadım. Yazılarınızı devamlı takip ediyorum. Oğul otuna devam ediyorum. Bu arada muayene olduğum psikiyatrist panik atak teşhisi koyup ilaç önerdi ama ben kullanmak istemiyorum. Sizin önerileriniz nelerdir? Teşekkürler."
Korkular& Yaşamış olduğunuz durum anksiyete, yani kaygı bozukluğu. Panik bozukluk teşhisi koyabilecek belirtilere dair hiçbir ipucu yok yazdıklarınızda.
Kaygı: Kişinin davranışlarını ve sosyal hayatını kısıtlayan; stres, gerilim ve huzursuzluk halidir. Panik bozukluk: Aniden ve beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan; kalp çarpıntısı, terleme, titreme, göğüs ağrısı, nefes almada güçlük, kişinin kendini çıldıracakmış gibi hissetmesi şeklinde görülen yoğun bir kaygı nöbetidir. Şimdi buradan bakıldığında sizin kaygılarınız ile mücadele etmeniz gerekiyor. Bunu sağlamanın tek yolu da zihni meşgul etmektir. Zihninizi farklı faaliyetler ile meşgul etmedikçe bu kaygılar sizde var olacak ve sizi günlük hayattan alıkoyacaktır. Derhal aktivitelere başlamalısınız. Mesleki, sporsal, sosyal ve sanatsal faaliyetleriniz olmalı. Bu faaliyetler sizi rahatlatacak ve zihninizi meşgul edecektir. Oğul otuna iki ay boyunca devam edin . İki ayın sonunda oğul otu yerine anason veya papatya çayına başlayabilirsiniz.
Yaşlılık döneminde statü kaybeden, bağımlılık ve kaza riski artan, fiziksel yetenekleri azalan, pek çok kronik hastalıkla baş başa kalan yaşlılar, özellikle aile içinde fiziksel, psikolojik, cinsel ve ekonomik istismara maruz kalıyor.
Modern toplum yapısı, gelenek ve göreneklerin zaman içinde değişmesi ve yaşam şartlarının zorlaşması gibi pek çok nedenden ötürü, son yıllarda yaşlılara yapılan istismar ciddi oranlarda artış gösteriyor.
İstanbul `da huzurevlerine başvuran yaşlılarla yapılmış bir çalışmaya göre, aile içerisinde yaşlıların yüzde 25.7`si fiziksel, yüzde 14.7`si ekonomik istismara maruz kalıyor, yüzde 18`1`i de ihmal ediliyor.
Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı Yrd . Doç . Dr. Ahmet Turla, AA muhabirine yaptığı açıklamada, yaşlılığın önüne geçilmesi mümkün olmayan biyolojik, kronolojik , sosyal yönleri ve sorunları olan bir süreç olduğunu söyledi.
İnsanın, doğumla başlayan sürecin başlangıcında ve son döneminde sosyal ya da fiziksel olarak başkalarına bağımlı olduğunu anlatan Turla, Dünya Sağlık Örgütü `nün (DSÖ ) 65, BM `nin 60 yaşı ``yaşlılık sınırı`` olarak kabul ettiğini söyledi.
Turla, yaşlanmayla birlikte ortaya çıkan fizyolojik ve anatomik değişikliklerin tüm sistemleri etkilediğini, fiziksel güç ve hareketlerde sınırlılıkların, duygusal zayıflıkların, ruhsal sorunların ve kronik hastalıkların ortaya çıktığını anlattı. Turla, ``Yapılan araştırmalarda, 65 yaş üzerindeki yaşlıların yüzde 65`inde en az 3, 79 yaşın üzerindekilerin yüzde 75`inde en az 4 hastalığın birden görüldüğü belirlenmiştir. Özellikle yaşlılar düşme ve diğer kazalar açısından topluma kıyasla 3 kat daha fazla risk altındadır. Osteoporoz ve osteoartroz gibi kemik yapısındaki değişikliklerden dolayı kırıklara da daha yatkındır`` dedi.
-YAŞAM ŞARTLARI YAŞLILARI YALNIZLAŞTIRDI``-
Yaşlılık çağında depresyon sıklığının yüzde 15-20, ağır depresyon sıklığının yüzde 3 oranında görüldüğünü, hastanede yatan olgularda ise bu oranın yüzde 30`lara kadar yükseldiğini belirten Turla, bu yaş grubunda depresyona bağlı intiharların ve ilaç zehirlenmelerinin arttığını söyledi. Turla, modern toplum yapısı, gelenek ve göreneklerin zaman içinde değişmesi ve yaşam şartlarının zorlaşması, gibi pek çok nedenden ötürü, son yıllarda yaşlılara yapılan istismarın ciddi oranlarda artış gösterdiğini dile getirerek, şunları kaydetti:
``Köyden kente göçün fazla olduğu bölgelerde bu durum daha da hissedilir boyutlardadır. Kırsal kesimde, geleneksel aile yapısı içerisinde, mükemmel anlamda olmasa da alışılagelmiş şekilde aile, yakın çevre, komşu ve diğerlerinden ilgi görerek hayatını sürdüren yaşlılar, büyük kentlerde, bu desteklerin bir kısmını ve bazen de hepsini kaybetmekte ve yalnızlaşmaktadırlar. Geçim sıkıntısı, çalışma yaşındaki aile bireylerinin ev dışında iş yapma durumunda olmaları, ailenin en yaşlı bireylerinin, geleneksel olarak aile içinde görmekte oldukları ilgiyi azaltmış ve bazen de bitirmiştir. Bu da yaşlıları depresyona sokabilmektedir.``
-``YAŞLI İSTİSMARI ARTIYOR``-
Turla, genel olarak yaşlı istismarının, ``yaşlı bireyin sağlık veya iyilik halini tehdit eden veya zarar veren herhangi bir davranış`` olarak tanımlandığını söyledi.
İstismarın, fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik olabileceğini belirten Turla, ABD `de 36 milyondan fazla 65 yaş üstü kişinin 600 bininin yardıma muhtaç şekilde hayatlarını sürdürdüğünü, bu yaşlıların özellikle kendi evlerinde istismar ve ihmale uğradıklarını kaydetti.
ABD `de her yıl 1-2 milyon yaşlının travmaya uğradığını, çeşitli istismar türlerine maruz kaldığını anlatan Turla, ``Rapor altına alınmamış olgular da düşünüldüğünde oldukça fazla sayıda yaşlı istismar edilmektedir`` dedi.
Turla, yaşlıların genellikle istismar veya ihmale uğradıklarını bildirmediklerini ifade ederek, ``Bunu söylediklerinde tekrar şiddete maruz kalacaklarını, aile üyeleriyle bağlarının kopacağını ve bu durumu bildirmeleri halinde sosyal bir kuruma gideceklerinden, polisin bu durumu yeterince önemli bulmayacağından korkmaktadırlar`` diye konuştu.
-``TÜRKİYE `DEKİ SONUÇLAR YÜZ GÜLDÜRÜCÜ DEĞİL``-
Türkiye `de de bu konuda yapılan çalışma sonuçlarının yüz güldürücü olmadığına işaret eden Turla, şunları kaydetti:
``İstanbul `da huzurevlerine başvuran yaşlılarda yapılmış bir çalışmada, yaşlıların aile içerisinde yüzde 25.7`sinin fiziksel, yüzde 14.7`sinin ekonomik istismara maruz kaldığı, ihmale uğrayanların oranının yüzde 18.1 olduğu saptanmıştır. Bu yaşlıların yarıdan fazlası ailesinin yaşlı ile yaşamak istemediğini düşünmektedirler.``
Turla, ``İzmir `de 204 yaşlı üzerinde yapılan bir çalışmada yaşlıların yüzde 1`inin fiziksel istismara maruz kaldığı, yüzde 3.5`inin ihmal edildiği, istismarcının büyük oranda oğlu ya da kocası olduğu, yüzde 2.5`inin gelirinin kendi izni olmadan zorla harcandığı, yüzde 7`sinin ise gelirinden yarar sağlamaya çalışan kişiler olduğunu saptanmıştır`` diye konuştu.
Yurt dışında yapılan bir çalışmada, yaşlı istismarında cinsiyetler arasında belirgin bir fark olmadığının tespit edildiğini ancak bazı çalışmalarda da istismara uğrayanların çoğunun fiziksel ve zihinsel sorunu olan yaşlı kadınlardan oluştuğunu belirten Turla, 60 olgunun incelendiği bir çalışmada da istismar edilenlerin genellikle 70 yaş üstü beyaz ve dul kadınlar olduğunu söyledi. Turla, ``Irk ve istismar tipi arasındaki ilişkiyi araştıran bir çalışmada da beyazların daha çok fiziksel ve parasal istismara uğradığı ve bunların yüzde 80`inin kendi evinde kalan yaşlılar olduğu belirtilmektedir`` dedi.
İstismarı uygulayan kişilerin genellikle geçmişlerinde yaşanmış şiddet öyküleri olduğuna dikkati çeken Turla, istismar eden bireylerin çoğunlukla şiddetin var olduğu ailelerde yetiştiğinin gözlendiğini söyledi.
-İSTİSMARA UĞRAYAN YAŞLILARDA BULGULAR-
İstismarın türüne göre belirtilerin farklı olduğunu belirten Turla, başlıca bulguları şöyle sıraladı:
``-Yaşlının bakıcısı olmaksızın 3. kişilerle görüşmesine izin verilmemesi,
-Yaşlıya karşı yardımın azaltılması,
-Aile üyelerinin ya da bakıcısının yaşlıdan utanması,
-Bakıcının yaşlıya yönelik saldırgan davranışları,
-Yaşlı ile ilgilenenlerin istismar öyküleri,
-Bakıcının alkol ya da ilaç probleminin olması,
-Bakıcı tarafından gerçek dışı sevgi gösterilmesi,
-Bakıcının ya da kurumun uygun olmayan savunma yapması.``
Turla, bu konuda sağlık kuruluşlarına yapılan başvurularda olguların genellikle kaza olarak bildirildiğini belirterek, hekimlerin bu tür durumlarda daha dikkatli olması gerektiğini bildirdi.
Kaynak:Haber7
Medical Park Bursa Hastanesi `nden Uzman Klinik Psikolog Elif Kutlu Merzeci , ölümün çocuklara nasıl anlatılması gerektiğini açıkladı:
* Aileler ölümü çocuklarına nasıl açıklamalı?
Çocuklar ölümün nasıl bir şey olduğunu çok merak eder. 2 yaşına kadar çocuklar ölümü anlayamaz. 3-4 yaşlarındaki çocuklar ise ölen kişinin gittiğini, ancak ileride geri gelebileceğini düşünürler. Ölen kişi ebeveynlerden biriyse, çocuğun yeme ve uyku düzeni bozulabilir. Bu noktada, çocuğun çevresindeki kişilerin davranışları çok önemlidir. Onun bakımını sürdürecek ve özlemini dindirebilecek, sakin bir yetişkine ihtiyaç vardır. Okul çağına gelen çocuklar, ölümün bir son olduğunu algılamaya başlarlar. Giden kişi artık gelmeyecektir. Yas sürecinin ne kadar süreceği ve o süreçteki belirtiler, çocuktan çocuğa değişir. Bu belirtiler; kaygı, korku, yeme ve uyku düzeninde bozukluk, o anı tekrar yaşamak ve `gerileme davranışı` dediğimiz yaşından daha küçük tavırlar sergilemektir.
`GERİ GELECEK` DEMEYİN
* Çocuğun ölen kişiyle ilgili, `Nereye gitti, geri dönecek mi?` gibi sorularına nasıl cevap verilmeli?
6 yaşa kadar bu konu hakkında çocuklara vereceğimiz cevaplar , son derece basit ve sade olmalıdır. Öncelikle ölen birini bir daha göremeyeceğimizi belirtmek gerekir. Çocuğa verilecek bu bilginin ertelenmesi veya ona yanlış bilgiler verilmesi çok sakıncalıdır. Çocuğa, `O uzak bir yere gitti, yakında gelecek`, `O biraz dinlenecek ve sonra uyanacak` gibi sözler söylemekten kaçınmak gerekir. Çocuğa, eğer istersek gözlerimizi kapatıp ölen kişinin hayalini kurabileceğimizi ve onu düşünebileceğimizi söyleyebiliriz. Bunu yapmasına yardımcı olmak için, onun geniş hayal dünyasından yararlanabiliriz. Çocuk kaybedilen kişiyi bir melek ya da gökteki parlak bir yıldız olarak tanımlayabilir. Onu bu şekilde somutlaştırması, yaşadığı şeyleri anlamasını kolaylaştırıcı bir etki yaratabilir.
AĞLASIN!
* Çocuklar cenaze törenlerine götürülmeli mi?
Bu konuda tereddüt yaşayabilirsiniz ama bence çocuklar cenaze törenine katılmalıdır. Cenaze merasimine katılmak, çocukların ölümü anlamasını ve kabullenmesini kolaylaştırır. Ancak merasimde neler olacağı konusunda çocuğu önceden bilgilendirmek gerekir. Bu bilgilendirme, çocuğa ölümün ve gömülmenin korkulacak bir şey olmadığını anlatmak amacıyla yapılmalıdır.
* Sevdiği yakınlarından birini kaybeden bir çocuğun, bu dönemden mümkün olduğunca az etkilenmesi için neler yapılabilir?
Sürekli görmeye alıştığı bir akrabasını, özellikle de annesini ya da babasını kaybeden ve yas sürecinde olan bir çocuğa mutlaka destek olmak gerekir. Bu çocuğun, ölümle ilgili tüm soruları içtenlikle cevaplandırılmalıdır. Böyle bir durumda, çocuğun duygularını resim çizerek ifade etmesine izin verilmelidir. Bu hem çocuğun rahatlamasını, hem de yakınlarının onun hislerini bir nebze de olsa anlayabilmesini sağlar . Ayrıca çocuğun üzülmesine ve ağlamasına da kesinlikle engel olmamak gerekir. Belirtiler gün geçtikçe artar ve çocuğun normal hayatını altüst etmeye başlarsa ve çocuğun bakımını üstlenen sakin ve huzurlu bir yetişkin yoksa, mutlaka bir uzmandan destek alınmalıdır. Çocuklar etraflarındaki yetişkinlerin üzüntülü ve kaygılı hallerinden endişe duyup, paniğe kapılabilirler.
Kaynak : Milliyet
Şehir hayatında geniş ailelerin yerini çekirdek aile almış durumda. Çalışan annelerin sayısı ise giderek artıyor. İş yoğunluğu içinde birden fazla çocuğa yeterli ilgiyi gösterememe endişesi ve ekonomik olarak ikinci çocuğun ihtiyaçlarını karşılayamama düşüncesi tek çocuklu ailelerin yaygınlaşmasına sebep oluyor.
`Biricik` evladını yetiştirirken özenli olma kaygısı taşıyan ebeveynler, aşırı koruma ve kollama gayreti sergiliyor. Çocuklarının daha özgür, daha sorumlu, zorluklar karşısında ayakta durabilen bireyler olmasını isteyen anne-babalar, bunun yolunun sınırları kaldırmak olduğunu sanabiliyor. Ailesine tüm isteklerini yaptıran çocuk, başka çocuklarla oynamayı arzuladığında sessiz, pasif, çekingen ve utangaç oluyor. İletişim kurmakta güçlük yaşıyor ve sorunlarını çözmek için anne-babasına ihtiyaç duyuyor.
Sürekli ailedeki yetişkinlerle olmaya alışan çocuğun temel güven duygusu gelişiminin sekteye uğradığını ifade eden uzmanlar, bunun da çocuğun yetersizlik duygusu geliştirmesine ya da her ortamda ayrıcalık istemesine neden olabildiği uyarısında bulunuyor. Memory Center Nöropsikiyatri Merkezi Psikiyatri Uzmanı Alper Evrensel , ailedeki tek çocuğun ruhsal ihtiyaçlarına cevap vermenin kolay olmadığını bildiriyor.
Büyüttükleri ilk çocukta anne babaların deneyimsiz olduğunu hatırlatan Evrensel , temel ihtiyaçlarının karşılanması sırasında sabırsız davranan çocuğun imdadına yetişen ailelerin sınırları belirlemekte güçlük yaşayabildiğini söylüyor. Her isteği kısa süre içinde yerine getirilen çocukların bu şartlanmaya çabucak uyum sağladığını ve devam eden süreçte de aynı beklenti içine girdiğini vurgulayan Evrensel , "Bu durumdaki çocuk doyumsuz, sınırsız, bencil, paylaşmakta zorlanan ve mutsuz olabilmektedir." diyor.
Benmerkezciliği pekiştirilen çocukların aynı ilgiyi ileriki yaşantısında da beklediğine dikkati çeken psikiyatri uzmanı Evrensel `e göre, bu tarz çocuklar okulda, işte, yakın ilişkilerinde ilgi göremediğinde, öncelikli konuşma, karar verme hakkı ona verilmediğinde hayal kırıklığı yaşayabiliyor. İstek ve ihtiyaçlarını ertelemekte güçlük yaşayan, annelerine bağımlı, eleştiriye tahammülsüz, uyum sorunları yaşayan bireyler hâline gelebiliyor. Çevresine karşı agresif davranabiliyor ya da yeterince sevilmeye değer olmadığını düşünüp içine kapanabiliyor.
Çocuk psikolojisi uzmanı Aynur Sayım da çocuğun kişilik gelişiminin aile ve çevre tutumlarıyla bağlantılı olduğunu bildiriyor. Tek çocuğa ailelerin daha fazla zaman ayırdığını, bu durumun avantajlarının yanı sıra, dezavantajları da bulunduğuna işaret eden Sayım , "Çocuk ev içinde kendini oyalamayı, yalnız oynamayı, kendi işlerini yapmayı, sorumluluk almayı başarmalıdır.
Eğer aile çok koruyucu, her an gözlemci durumdaysa, çocuk da onlar olmadan bir şey yapamayacağını düşünür ve kendine güveni gelişmez." diye uyarıyor. Çocuğa engellenmeyi, isteklerini gerektiğinde ertelemeyi, dürtü kontrolünü öğretmenin ebeveynlerin görevi olduğunu hatırlatan Sayım , anne-babaların çocuğuyla güven ilişkisini oluşturması gerektiğini bildiriyor.
Çocukların sosyalleşmesi için yaşıtlarıyla ve diğer kişilerle iletişim kurmasına kontrollü izin verilmesi gerektiğini söyleyen çocuk psikolojisi uzmanı Aynur Sayım `a göre, çocuğun anaokuluna gitmesi; yaşıtlarıyla oynaması, paylaşmayı öğrenmesi, otoriteye uyum ve becerilerini geliştirmesi açısından faydalı olur. Bu mümkün değilse, çocukların yaşıtlarıyla sık sık bir araya gelmesi yararlı olacaktır.
Tek çocuklu aileler ne yapmalı?
*Yaşına uygun kurallar koyun. Bu kuralları kararlılıkla uygulayın.
*Beklemeyi ve sabretmeyi öğretin. Her istediğini anında karşılama çabasına girmeyin.
*3 yaşından sonra yaşıtlarıyla ya da başka çocuklarla bir arada olmasını sağlayın.
*Kreşe gönderme imkânınız yoksa çocuğu olan ailelerle sık sık görüşün.
*Mükemmel olmasını beklemeyin.
*Söz hakkı verin ama tüm kararları ona bırakmayın.
*Uygun karar seçenekleri sunun, birisini seçmesini sağlayın. Bireyselliğinin gelişmesini destekleyin.
*Giyinme, soyunma, yemek yeme, temizlik gibi her türlü öz bakımını kendisinin yapmasına fırsat verin.
*Bu sırada ortaya çıkabilecek sorunlardan dolayı eleştirmeyin.
BBC - LONDRA - İngiltere `nin Rochester Üniversitesi `nde yapılan bir araştırma, endişeli ve depresif anne-babaların çocuklarının daha sık hasta olduğunu ortaya koyarken, aynı zamanda stresle bağışıklık sisteminin aktifliği arasında güçlü bağlantılar buldu.
Araştırmada 169 çocuk ve ebeveynleri üç yıl boyunca takip edilirken, anne-babalardan çocuklarının hastalıklarını kaydetmeleri ve altı ayda bir psikiyatrik değerlendirmelere girmeleri istendi. Sonuçta, daha yüksek `duygusal stres` altında bulunan ebeveynlerin çocuklarının diğer çocuklara oranla çok daha fazla hastalandığı ortaya çıktı. Ayrıca, stresli anne-babalara sahip çocukların kanında daha fazla bağışık hücre bulunduğu görüldü. Bilim insanlarına göre kayıtları ailelerin tutmasına izin vermek sonuçları etkilemiş olabilir fakat gene de sonuçlar, aile içi stresin çocuk sağlığı üzerinde büyük etkisi olduğuna işaret ediyor. Bristol Üniversitesi `nden Dr. David Jessop ise, "Bence çocuklar bunlarla baş edebilecek kadar kuvvetli. Bu yüzden anne-babalar sonuçları fazla kafasına takmamalı" diyor.
Her çocuk sorduğu ilginç sorular ya da edindiği birtakım alışkanlıklar nedeniyle, zaman zaman ebeveynlerini çıldırmanın eşiğine getirebilir. Psikiyatrist Dr . Sabri Yurdakul ; bu durumu yaşayan anne-babalardan gelen soruları yanıtladı ve çocukların aileleri çileden çıkaran davranışlarıyla başa çıkmanın yollarını açıkladı:
* Oğlum her gece altını ıslatıyor. Bu durumu engellemek için ne yapabilirim?
Gece işemelerinin 4 yaşından itibaren ortadan kalkması beklenir. Ancak bazı çocuklarda bu sorun ilkokula kadar sürebilir. Çocuk ilkokuldan sonra da gece altını ıslatıyorsa, ortada bir problem vardır. Çocuğun altını ıslatması, psikolojik sorunlara bağlanır. Bunun ne zamandır devam ettiği ve ne şekilde olduğu önemlidir. Doğduğundan beri altını ıslatan bir çocuk ile 3 yaşında altını ıslatmayı bırakmış ama sonra tekrar başlamış bir çocuk arasında fark vardır. Kardeş doğumu, yakınlardan birinin hastalığı ya da ölümü, gece korkuları, ruhsal sıkıntılar, idrar yollarındaki taş, idrar yolu iltihabı ya da gece uykusunda geçirilen epilepsi nöbeti; çocuğun altını ıslatmasına neden olabilir. Çocuk altını bilerek ve isteyerek ıslatmaz! O yüzden onu cezalandırmak, tehdit etmek veya aşağılamak sonuç vermez. Onu engel olamadığı bu durum karşısında aşağılarsanız, kendine güvenini kaybedecektir. Bunun yerine bazı önlemler almayı deneyin. Çocuğunuza gece yatmadan önce sıvı vermeyin. Yatmadan önce ve yattıktan bir saat sonra tuvalete girmesini sağlayın. Gerekirse sabaha karşı, onu bir kez daha tuvalete götürün. Bütün bu önlemler işe yaramazsa, çocuğunuzu doktora götürün. Ortada fiziksel bir neden yokken altını ıslatıyorsa, bir psikiyatristten yardım alması gerekebilir.
ONA MASAL OKUYUN
* Çocuğum çok geç yatıyor ve yeterince uyumuyor . Bu konuda ne yapabilirim?
Çocukların uyku sorunu yaşamalarının tek sorumlusu ailenin davranışlarıdır. Uyku saati çocuklara kazandırılması gereken ilk alışkanlıktır. Büyüme hormonları uykuda çalışır yani uyku çocuk için çok önemlidir. Bu nedenle onun bir uyku düzeni edinmesini sağlayın. Anne çocuğa, "Git, yat. Uyku saatin geldi" dediğinde, baba biraz daha oturmasına izin verirse çocuğun bütün programı bozulur. Çocuğun uykusunun kaçmasına izin vermeyin . Özellikle babalara, çocukları yatarken onlara masal okumalarını tavsiye ediyorum. Çocukların doğumdan sonra sık gözlenen gece uyanmaları, bir-iki yaşından sonra azalarak devam edebilir. 3 yaşından sonra ise, çocuk gece bir ya da iki kez uyanabilir ve normalde tekrar uyuması beklenir. Tekrar uyuyamayan çocuğa, masal okumakta yarar vardır. Uyku düzeni bozuk olan çocuk, ertesi gün sinirli ve huysuz olur. Bu nedenle bir uzmandan yardım alması gerekir. Uzman ilaç öneriyorsa bu konuda çekimser davranmayın. Çocuğunuzun uyku sorunu 3 aydır sürüyorsa, bu sorunu çözme vaktiniz gelmiş de geçiyordur.
TELEVİZYON SAATİ OLSUN
* Kızımı televizyon başından alamıyorum. Ne yapabilirim?
Televizyon bağımlılığının en büyük göstergesi; çocuğun vaktinin çoğunu televizyon karşısında geçirmesi ve televizyon seyretmesi engellendiğinde huzursuzluk yapmasıdır. Aileler, televizyon seyretmesine engel olmadıkları sürece, televizyonun çocuklarının yaşantısında ne kadar önemli bir yeri olduğunu fark edemiyor, fark ettiklerinde ise çok geç kalmış oluyorlar. Çocuğun televizyon izleme saatlerinin önceden belirlenmesi gerekir. Onun, bu saatler dışında başka şeylerle ilgilenmesi sağlanmalıdır. Oyuncakları ile oynamak, ebeveynlerinin ona masal okumaları ya da birlikte resim yapmak çocuğa sunulacak alternatifler arasında yer alabilir. Anne-babalar meşgul olduklarında, çocuğu televizyon karşısında unutmamalıdır. Çocuğunuzun televizyon bağımlısı olmasını engellemek için ona hayat boyu edineceği alışkanlıklar kazandırın ve televizyon seyretme saatlerini sınırlayın. Sadece belirli programları izlemesine izin verin ve sonra televizyonu kapatın.
EVE ABUR CUBUR ALMAYIN
* Çocuğum sağlıklı beslenmiyor. Sürekli abur cubur yiyor. Onu bu alışkanlığından nasıl vazgeçirebilirim?
Zayıf çocuklar ne kadar sağlıksız görünüyorlarsa, kilolu çocuklar da o kadar sağlıksızdır. Kilolu çocukların ileride kalp ve damar hastalıklarına yakalanma riski yüksektir. Çocukları abur cubura yönlendiren en önemli neden; televizyon ve reklamlardır. Çocuğunuza normal yemek saatlerinde sağlıklı yemek yeme alışkanlığı kazandırın. Haftada sadece bir ya da iki gün abur cubur yemesine izin verin. Genel olarak eve abur cubur alınmıyorsa, zaten çocuk bu alışkanlığı edinmez.
Yüzde yüz doğal içeriğiyle tanınan NicoBloc son 10 yıldır Avrupa `nın çeşitli ülkelerinde ve Amerika `da kullanılıyor. Vücuda herhangi bir yabancı madde alınmadan, sigara filtresine damlatılarak kullanılan ürün, nikotin ve katran oranını azaltarak sigara bağımlılığını engellemeye çalışıyor. Sigara bağımlılığından kurtulmak için şimdiye kadar kullanılan ürünler; bant (patch ), oral kullanılan ilaçlar veya aşı formunda iken; NicoBloc kullanım açısından da bir ilk olma özelliği taşıyor. Sigaranın filtresine damlatılarak kullanılan ürün ortalama 6 haftada sigarayı bıraktırmaya destek oluyor. Yapılan araştırmalar NicoBloc tarzındaki destek ürünlerin sigarayı bırakmaya karar veren kişilerin üzerinde % 50 oranında başarı sağladığı yönünde. NicoBloc tüm eczanelerde satışa sunuldu...
olarak düşündüğümüz sınav kaygısını azaltmaya, yok etmeye çalıştık. Bütün çözüm önerilerimizi bu temel üzerine bina ettik. Hâlbuki bir şeyin zararından kurtulmanın tek yolu onu yok etmek değildir. Örneğin; bir insanın bizi öldüreceğinden endişe duyuyorsak bizim için önemli olan ölmemektir. Bu ise, sadece ve sadece karşımızdakiyle savaşıp onu yok etmekle mümkün değildir. Uzlaşmak, kaçmak, korunmak gibi başka çözümler de vardır. Çünkü görünen çözüm, tek çözüm değildir” şeklinde konuştu.
YÖNTEMİN ADI “SPREY”
Güllü , bugüne kadar uygulanan yöntemi `file leblebi atmaya` leblebi fili engellemediği gibi üstelik dönüp onu beslemekte olduğu için, kendi yöntemini ise bayıltarak etkisiz hale getiren `sprey silahlara` benzetti. Bu yüzden yöntemine `sprey` adını verdiğini söyleyen Psikolog Güllü daha sonra sözlerine şöyle devam etti:
“FAREYİ ASLAN OLARAK GÖSTERDİM”
Güllü , uyguladığı yöntemde ilginç örnekler vererek, “Biz bugüne dek fareyi aslan olarak tanıttık adaylara. Onlar da fareye aslanmış gibi tepki verdiler haliyle. Çünkü kişi dış dünyadaki gerçeğe değil, bu gerçeğin zihninde oluşan algısına tepki verir. Çünkü kişi için gerçek, algıladığıdır. Aslında sınavda öğrencileri başarısız yapan sınav kaygısı değil; `sınav kaygısı`, yani sınav kaygısından duyulan korkudur. Sınav kaygısı konusunda biz bugüne kadar 2 temel stratejiyle, kaçınma ve savaşma prensipleriyle hareket ettik. Öncelikle kaçınmayı, yani kaygılanmamaya çalışmayı telkin ettik adaylara. Bu; kaygıdaki ufacık bir doğal artışta `eyvah, kaygılanmamam gerekiyordu, bak başaramadım, yine kaygılandım` duygusuna, bu duygu da mevcut kaygı düzeyinde daha da bir artışa yol açtı. Akabinde ise; `madem kaygılanmamayı başaramadım, o halde başarmak için önümde tek bir seçeneğim kaldı: Sınavı başarmak için kaygımı mutlaka yok etmeliyim!` şeklinde kaygıyla savaş mantığı üzerine kurulu ikinci bir strateji hatasına düştük. Yani, asla yok edemeyeceğimiz gayet insani bir duygumuza körü körüne savaş açtık. Üstelik de en olmadık zamanda. Tam da sınav esnasında. Oysa kazanılamayacak her savaş kişileri, savaşmadan evvelkinden bile daha da kötü bir hale getirir. Hâlbuki savaşmadan da sonuç almak mümkündür. Tarihte birçok savaş meydanlarda kılıçla değil, masa başında savaş dışı yollarla kazanılmıştır” dedi.
“BİRİNCİ KAT VE BEŞİNCİ KAT BENZETMESİ”
Güllü , “ İnsan organizması o kadar muhteşem bir fabrika ki hiçbir zaman anormal kaygı üretmiyor. Örneğin birinci katın penceresini silen bir kadının organizmasında ortaya çıkan korku beşinci katın penceresini silerken sahip olunan korkuyla bir olmuyor. Çünkü bizi korumaya ve bunun için uygun duygusal tepkiler vermeye yönelik olarak programlanmış olan organizmamız birinci kattan düşüldüğünde yaşanılacak tehlikeyle beşinci kattan düşünce ortaya çıkacak sonucun bir olmadığının farkında. Yine ormanda yürürken karşımıza kedi çıktığında yaşanılan korkuyla aslan çıktığı zaman yaşanacak korku da bir değildir” dedi.
“SADECE KORKUNUN ŞİDDETİNE BAKTIK”
Güllü , “Biz bugüne dek , tabiri caizse, `kediden mi korktuk aslandan mı korktuk` bunu dikkate almadık, sadece korkunun şiddetine baktık, aslandan korkan adamın bu son derece insani olan duygusunu sırf şiddeti fazla diye anormal kabul edip bunu; fili leblebi atarak öldürmeye çalışmak misali bazı sonuçsuz sığ çabalarla yok etmeye çalıştık. Hâlbuki bir duygunun şiddeti biraz fazla olunca o duygu başka bir duyguya dönüşmüş olmuyor. Mesela grip biraz şiddetli seyredince bu kanser olduğumuz anlamına gelmiyor. Grip; hafif de yaşansa, şiddetli de seyretse griptir. Hayatımızı belirleyecek bir sınava giriyoruz. Bu kadar anlamlı bir sınavdaki kaygımız Lise 2 Kimya sınavındaki kaygımızla elbette bir olmayacak. 10 bin metre koşan bir atletin sarf ettiği ter miktarı bin metre koşan bir atletin sarf ettiği ter miktarıyla nasıl aynı olabilir? 10 bin metre koşan atletin harcadığı teri sırf `miktarı fazla` diye anormal kabul edip bu ter miktarını azaltmaya, hatta yok etmeye çalışma uğraşısının başarıyla sonuçlanmasının mümkün olmayacağı gibi, bu yanlış uğraşı bahsi edilen kişinin performansına da zarar verecektir” dedi.
“ATEŞ GÜNAH KEÇİSİDİR”
Öğrencilerin içindeki sınav heyecanını `sobanın içinde yanan ateşe`, kaygıdan dolayı başarısız olan öğrenciyi de `sobadaki ateş şimdi evi yakacak` diye düşünürken mutfakta yemeğini yakan aşçıya benzeten Güllü , “oysa her ateş evi yakmaz . Bunda, ateşin ateş olması kadar bu ateşin nerede yandığı ve bizim ne yaptığımız da önemlidir. Eğer ateşin nerede yandığını göz ardı eder, sobadaki ateşi kanepenin üstünde yanan ateş gibi algılar ve ona göre tepki verirsek evi kendi elimizle bizzat kendimiz yakabiliriz. Böylesi bir durumda evi yakan aslında ateş değildir, bizizdir. Burada ateş sadece günah keçisidir` dedi.
“YÖNTEM TAMAMEN BİLİMSEL”
Geliştirdiği yönteminin temelde psikoloji biliminin genel bilgi ve ilkelerine dayandığını, zaman içindeki uygulamalarla daha da geliştirilerek sistematik bir tedavi metodu haline getirildiğini, bahsi edilen metodunun gerek bireysel olarak, gerekse grup seansları ve/ya seminer programları halinde uygulanabildiğini vurgulayan Psikolog Güllü , bu yöntem sayesinde sınavı kazanabilecek düzeydeki pek çok öğrencinin başarısız olmaktan kurtulabileceğini, ayrıca sınav öncesi dönemde artan psikiyatrik ilaç kullanımının büyük oranda azaltılabileceğini, böylece ülke ekonomisi açısından belli oranda tasarruf da sağlanabileceğini sözlerine ekledi.