‘Depresyon’ Kategorisi için Arşiv

Sürekli yorgunluk hissine son

Cuma, 21 Mart 2008
Araştırmalara göre, modern insanın vücuduyla ilgili şikayetlerinin başında sürekli yorgunluk hissi geliyor. Yoğun çalışma, şehir hayatının stresi, uyku problemi gibi sebeplerle hissedilen yorgunluk, kolayca gelip geçiyor. Peki, ya kronik hale gelen yorgunluk hissine ne demeli? Büyük şehirlerde yaşayan insanların daha sık yaşadığı ve pek çok ciddi hastalığın habercisi olabilecek yorgunluğun neden ve çözümlerini Prof Dr . Ayşe Altıntaş anlattı. ronik yorgunluk bir hastalık olarak tanımlanabilir mi? - Eğer yorgunluğunuz günlük bir şikayet olmaktan öte süreklilik kazanmışsa, en ufak efor gerektiren aktiviteler dahi sizde aşırı bir yorgunluğa neden oluyor, dinlenmekle eski enerjinizi kazanamıyorsanız, sabahları dinlenmiş olarak uyanmıyor ve güne yorgun başlıyorsanız bu durum bir hastalık ya da hastalığın habercisi olabilir. Sürekli yorgunluğun ilk belirtileri neler? - Kronik yorgunluk sendromu dediğimiz hastalıkta yorgunluk belirtisinin yanı sıra eklenebilecek diğer belirtileri şöyle sıralayabiliriz: Kısa-dönem bellek ya da konsantrasyonda bozulma, nedensiz boğaz ağrısı, duyarlı lenf nodülleri, kas ağrıları, birden fazla eklemde ağrı , yeni gelişen-farklı özellikler taşıyan baş ağrısı, dinlendirmeyen uyku, egzersiz sonrası uzun süren kırgınlık hali. Yorgunluğun sebeplerinden biri olarak konforun getirdiği tembelliği sayabilir miyiz? - Konforun getirdiği tembellik yani bir başka deyişle hareketsizlik, kalp-damar sistemini olumsuz etkilediğinden kişinin enerji düzeyini de azaltıyor. Bu nedenle hareketsiz kişiler daha az efor gerektiren aktiviteler sırasında, daha çabuk yorulduklarından bahsederler. Hareketsizliğin psikolojik olarak da negatif yönde etkisi olduğunu unutmamak gerekiyor. Yorgunluğun normalin dışına çıktığı durumlarda önerilen tedavilerden birisi de egzersiz yani fiziksel aktivitedir. Fiziksel aktivite ile vücudumuzda birtakım olumlu reaksiyonlar meydana geliyor, bağışıklık sistemimiz güçleniyor. Yorgunluğun en pratik çözümü nedir? - Yorgunluğun pek çok değişik nedeni olduğu için bu soruyu cevaplamak ne yazık ki zor. Anemi yani kansızlığınızın bulunmasından, depresyona ya da nörolojik hastalıklara kadar pekçok değişik nedenden kaynaklanıyor olabilir yorgunluğunuz. En pratik diyebileceğim öneri; yorgunluğun neden kaynaklandığını bulmak ve bu nedeni ortadan kaldırmaya yönelik önlemler almak şeklinde tanımlanabilir. Daha ağır vakalar olarak tanımlanan kronik yorgunluğun tedavisi nasıl yapılıyor? - Kronik yorgunluk sendromunun özgün bir tedavisi bilinmiyor . Bu hastalarda uygulanan tedavinin amacı; hastanın yakınmalarını azaltmak ve fonksiyonel bir düzelme sağlamak. Çünkü bu durum hastanın yaşam kalitesini, özel yaşamını ve iş yaşamını etkilemekte, performansında belirgin bir azalmaya neden olmaktadır. Öncelikle tüm hastalara iyi gelebilecek mucizevi bir tedavinin olmadığını bilmeliyiz. Tedavi seçenekleri arasında; yaşam stilinde düzenlemeler, dinlenme ve uyku periyodlarının düzenlenmesi, diyet, davranışsal kognitif tedaviler, egzersiz ve ilaç tedavileri sayılabilir. Eğer tedavi edilmezse, gelecekte kişiyi bekleyen problemler neler olabilir? - Yorgunluk şikayetinin şiddetine göre kişinin yaşam kalitesi bozuluyor. Kronik yorgunluk sendromu tanısı alan hastaların yüzde 25’inin bu nedenle işsiz kaldığı bildiriliyor. Makyajda grafik sanatlar Grafik olarak ön plana çıkarılan gözler, sezonda defilelerin en dikkat çeken ayrıntıları oldu. Defilelerde yer alan dünyanın en önemli makyaj artistleri hareketli sürmeleri hiç çekinmeden eskisinden çok daha kalın kullanacağımızın işaretlerini veriyor. 40’lı yılların esintilerini taşıyan seksi kedi gözler, siyah bir göz kalemiyle ekstra kalın ve göz kuyruğundan dışarıya doğru taşar biçimde kullanılıyor. Geçmiş dönemlerin divalarına gönderme yapan bu makyaj hilesi hareketli kıvrımlarla da gözlerin olduğundan büyük görünmesini sağlıyor. Gözün alt kısmına sürülen beyaz göz kalemi üst göz kapağında kirpiklerin dibine çekilen kalın çizgiyi daha belirgin bir hale getiriyor. GÖĞÜS MESELESİ Birçokları için göğüslerin büyüklüğü değil sahip olduğunuz pürüzsüz ve gergin bir cilt önem taşır. Göğüslerin dikliği ve dekoltenin görüntüsü de cildin elastikiyetiyle bağlantılıdır. Cilt kullanılan ürünlerle kusursuz bir görünüme kavuşabilir. Göğüs kremleri elastikiyeti artırır, bakımlar dokuları sıkılaştırır ve küçük uygulamalar var olan kırışıklıkları ve erken yaşlanma belirtilerini ortadan kaldırmaya yardımcı olur. Göğüsler için özel olarak geliştirilmiş gerginleştirici kremlerle bakımınızı gerçekleştirebilirsiniz. Onun dışında aşağıdaki uygulamalar da dik göğüslere sahip olmanın ipuçları arasında sayılabilir: 1. Sıcak-soğuk duşlarla gözeneklerinize egzersiz yaptırın: Böylelikle cildinizi de sıkılaştırırsınız. Sıcak-soğuk duşları özellikle sabah saatlerinde yapabilirsiniz. Cilt dokusundaki kan dolaşımı bu sayede hareke geçer ve cilt pembemsi sağlıklı bir görüntüye kavuşur. 2. Yatağınızdan gereksiz yastıkları kaldırın: Geceleri yüksek yastıklarla uyuyorsanız, o zaman dekolte bölgenizde oluşan kırışıklıklara maruz kalıyorsunuz demektir. 3. Yapacağınız birkaç küçük egzersiz göğüs bölgesindeki cilde gerginlik kazandırır: Çünkü göğüsler büyük bir göğüs kasının içinde yer almaktadır. Bu kasın koruyucu bir fonksiyonu bulunmaktadır ve böylelikle ağırlığın etkisini azaltır. Eğer göğüs kaslarınıza düzenli olarak egzersiz yaptırırsanız -her iki günde bir yüzme ya da özellikle o bölgeyi hedefleyen spor- üç ay içinde göğüslerinizde ciddi bir sıkılaşmayı hissedebilirsiniz. Eğer bu tür egzersizler için zamanınız olmadığını düşünüyorsanız o zaman göğüs kremleri de bu konuda yardımcınız olabilir. 4. Dik durmayı öğrenin: Mükemmel bir duruş hem göğüs bölgesini gerer hem de dekolteyi gün yüzüne çıkarır. 5. Doğrudan güneş banyolarına maruz kalmayın: Özellikle boyun ve dekolte bölgesindeki deri vücudun diğer bölgelerindeki deriden çok daha fazla hassastır. Bu yüzden güneşin zararlarından çok daha hızlı bir şekilde etkilenirler hatta kırışıklıklara ve yaşlılık lekelerine açıktırlar. Çarliston kızlar Bu önerimiz, imajında köklü bir değişim cesaretini göstereceklere... Moda olduğu kadar makyaj da geçmiş dönemlerin etkisinde kalıyor çoğu zaman. Tasarımcılar şimdilerde 20’ler nostaljisi yaparken, makyajlarda dönemin Çarliston kızlarına öykünüyor. Anlaşılan o ki, bu yaz minimal söylemler tamamen unutulacak. Çünkü ihtişam hem koleksiyonlarda hem de makyajlarda kendini fazlasıyla ortaya koyuyor. Eğer siz de podyumlardan yansıyan yeni kadınsılığı onaylıyorsanız o zaman 20’lerin su dalgası saç modellerini ve belirgin makyajlarını uygulamaya geçmelisiniz. Bu durumda saça parlaklık kazandıran spreye ve saçlarınıza hafif bukleler verebileceğiniz bir saç maşasına ihtiyacınız var demektir. Kaynak:Hürriyet

Merkezden çıkın

Cuma, 21 Mart 2008
Size bir şey danışmak istiyorum; ben panik atak hastasıyım ve ÖSS sınavına gireceğim. İlk olmayacak ama yine de çok korkuyorum ya bir şey olursa diye. Derin nefes alma egzersizini alışkanlık haline getirin . Bu tarz panik anlarında çok işinize yarayacak. Burnunuzdan üç kerede derin nefesinizi alıyorsunuz, iki saniye içinizde havayı tutuyorsunuz ve ağzınızdan bir kerede havayı dışarı bırakıyorsunuz. Olumlu telkin de çok önemli. "Her şey yolunda, ben iyiyim, rahatım, sakinim, huzurluyum, her şey çok iyi olacak&" gibi telkinleri alışkanlık haline getirmelisiniz. Panik atakla mücadelemizin diğer bir ayağını faaliyetler oluşturuyor. Kendinizi merkezden çıkartmadıkça bu rahatsızlıktan kurtulamazsınız. Başka insanların menfaati için çalışmayı alışkanlık haline getirmelisiniz. Bunun için hayatınızı yeniden gözden geçirmelisiniz. Ben kimim ve nelerle uğraşıyorum? Bu soruların cevabından yola çıkarak kendinize bir rota çizmelisiniz. Hayatın gerçekleri sadece ÖSS ile sınırlı değil. Sizin her daim iyi olmanız gerekiyor. İnsanlık sizden hizmet bekliyor. Bahar sendromu Şu bahar ayındaki sendromları giderebilmek için neler yapmak gerek? İmkanım yok doktora gidemiyorum. Yardıma ihtiyacım var özellikle bazı günlerde çok daha sıkıntılı geçiyor. O zaman ne tür ilaç kullanmamı tavsiye edersiniz?" Bol hareket sizin ilacınız. Vücudunuzda biriken enerjiyi ancak kullanarak vücudunuzdan atabilirsiniz. Temiz havaya çıkın ve bolca yürüyüş yapın. Bazı günler için de hareket etme imkanınız yok ise mümkün olduğunca insanlardan uzak olmaya gayret gösterin. Şayet bol hareket ederseniz enerjinizi atacağınızdan insanlarla da iletişimde sorun yaşamazsınız. Bu günlerde östrojen (oğul otu, ada çayı, anason, papatya & bunlardan birini seçin ve çay gibi demleyerek için) ve seratonin (kakao, karanfil , zencefil, muz , bulgur, havuç&) takviyesi sizi rahatlatacaktır. Korkular& 43 yaşındayım. 1 yıl önce babam ve ağabeyim kan problemi yüzünden rahatsızlık geçirdi. Bu rahatsızlığın sonucu genetik olduğu için bende de var ve beni rahatsız etmeye başladı. Bir yıl önce bu korkuyu yaşadım. 1 ay önce ağabeyimi kaybettim. Bu bende çok büyük bir problem oldu. Şu anda içimde bir korku var. Bu ölüm korkusu, bıraktığı yükü taşıyamama korkusu ve her an kötü bir haber alacakmışım duygusu gibi halk dilinde yürek kabarıklığı denen olay mevcut. Henüz atamadım. Yazılarınızı devamlı takip ediyorum. Oğul otuna devam ediyorum. Bu arada muayene olduğum psikiyatrist panik atak teşhisi koyup ilaç önerdi ama ben kullanmak istemiyorum. Sizin önerileriniz nelerdir? Teşekkürler." Korkular& Yaşamış olduğunuz durum anksiyete, yani kaygı bozukluğu. Panik bozukluk teşhisi koyabilecek belirtilere dair hiçbir ipucu yok yazdıklarınızda. Kaygı: Kişinin davranışlarını ve sosyal hayatını kısıtlayan; stres, gerilim ve huzursuzluk halidir. Panik bozukluk: Aniden ve beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan; kalp çarpıntısı, terleme, titreme, göğüs ağrısı, nefes almada güçlük, kişinin kendini çıldıracakmış gibi hissetmesi şeklinde görülen yoğun bir kaygı nöbetidir. Şimdi buradan bakıldığında sizin kaygılarınız ile mücadele etmeniz gerekiyor. Bunu sağlamanın tek yolu da zihni meşgul etmektir. Zihninizi farklı faaliyetler ile meşgul etmedikçe bu kaygılar sizde var olacak ve sizi günlük hayattan alıkoyacaktır. Derhal aktivitelere başlamalısınız. Mesleki, sporsal, sosyal ve sanatsal faaliyetleriniz olmalı. Bu faaliyetler sizi rahatlatacak ve zihninizi meşgul edecektir. Oğul otuna iki ay boyunca devam edin . İki ayın sonunda oğul otu yerine anason veya papatya çayına başlayabilirsiniz.

Yaşlılar aile içi şiddete maruz kalıyor

Cuma, 21 Mart 2008
Yaşlılık döneminde statü kaybeden, bağımlılık ve kaza riski artan, fiziksel yetenekleri azalan, pek çok kronik hastalıkla baş başa kalan yaşlılar, özellikle aile içinde fiziksel, psikolojik, cinsel ve ekonomik istismara maruz kalıyor. Modern toplum yapısı, gelenek ve göreneklerin zaman içinde değişmesi ve yaşam şartlarının zorlaşması gibi pek çok nedenden ötürü, son yıllarda yaşlılara yapılan istismar ciddi oranlarda artış gösteriyor. İstanbul `da huzurevlerine başvuran yaşlılarla yapılmış bir çalışmaya göre, aile içerisinde yaşlıların yüzde 25.7`si fiziksel, yüzde 14.7`si ekonomik istismara maruz kalıyor, yüzde 18`1`i de ihmal ediliyor. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı Yrd . Doç . Dr. Ahmet Turla, AA muhabirine yaptığı açıklamada, yaşlılığın önüne geçilmesi mümkün olmayan biyolojik, kronolojik , sosyal yönleri ve sorunları olan bir süreç olduğunu söyledi. İnsanın, doğumla başlayan sürecin başlangıcında ve son döneminde sosyal ya da fiziksel olarak başkalarına bağımlı olduğunu anlatan Turla, Dünya Sağlık Örgütü `nün (DSÖ ) 65, BM `nin 60 yaşı ``yaşlılık sınırı`` olarak kabul ettiğini söyledi. Turla, yaşlanmayla birlikte ortaya çıkan fizyolojik ve anatomik değişikliklerin tüm sistemleri etkilediğini, fiziksel güç ve hareketlerde sınırlılıkların, duygusal zayıflıkların, ruhsal sorunların ve kronik hastalıkların ortaya çıktığını anlattı. Turla, ``Yapılan araştırmalarda, 65 yaş üzerindeki yaşlıların yüzde 65`inde en az 3, 79 yaşın üzerindekilerin yüzde 75`inde en az 4 hastalığın birden görüldüğü belirlenmiştir. Özellikle yaşlılar düşme ve diğer kazalar açısından topluma kıyasla 3 kat daha fazla risk altındadır. Osteoporoz ve osteoartroz gibi kemik yapısındaki değişikliklerden dolayı kırıklara da daha yatkındır`` dedi. -YAŞAM ŞARTLARI YAŞLILARI YALNIZLAŞTIRDI``- Yaşlılık çağında depresyon sıklığının yüzde 15-20, ağır depresyon sıklığının yüzde 3 oranında görüldüğünü, hastanede yatan olgularda ise bu oranın yüzde 30`lara kadar yükseldiğini belirten Turla, bu yaş grubunda depresyona bağlı intiharların ve ilaç zehirlenmelerinin arttığını söyledi. Turla, modern toplum yapısı, gelenek ve göreneklerin zaman içinde değişmesi ve yaşam şartlarının zorlaşması, gibi pek çok nedenden ötürü, son yıllarda yaşlılara yapılan istismarın ciddi oranlarda artış gösterdiğini dile getirerek, şunları kaydetti: ``Köyden kente göçün fazla olduğu bölgelerde bu durum daha da hissedilir boyutlardadır. Kırsal kesimde, geleneksel aile yapısı içerisinde, mükemmel anlamda olmasa da alışılagelmiş şekilde aile, yakın çevre, komşu ve diğerlerinden ilgi görerek hayatını sürdüren yaşlılar, büyük kentlerde, bu desteklerin bir kısmını ve bazen de hepsini kaybetmekte ve yalnızlaşmaktadırlar. Geçim sıkıntısı, çalışma yaşındaki aile bireylerinin ev dışında iş yapma durumunda olmaları, ailenin en yaşlı bireylerinin, geleneksel olarak aile içinde görmekte oldukları ilgiyi azaltmış ve bazen de bitirmiştir. Bu da yaşlıları depresyona sokabilmektedir.`` -``YAŞLI İSTİSMARI ARTIYOR``- Turla, genel olarak yaşlı istismarının, ``yaşlı bireyin sağlık veya iyilik halini tehdit eden veya zarar veren herhangi bir davranış`` olarak tanımlandığını söyledi. İstismarın, fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik olabileceğini belirten Turla, ABD `de 36 milyondan fazla 65 yaş üstü kişinin 600 bininin yardıma muhtaç şekilde hayatlarını sürdürdüğünü, bu yaşlıların özellikle kendi evlerinde istismar ve ihmale uğradıklarını kaydetti. ABD `de her yıl 1-2 milyon yaşlının travmaya uğradığını, çeşitli istismar türlerine maruz kaldığını anlatan Turla, ``Rapor altına alınmamış olgular da düşünüldüğünde oldukça fazla sayıda yaşlı istismar edilmektedir`` dedi. Turla, yaşlıların genellikle istismar veya ihmale uğradıklarını bildirmediklerini ifade ederek, ``Bunu söylediklerinde tekrar şiddete maruz kalacaklarını, aile üyeleriyle bağlarının kopacağını ve bu durumu bildirmeleri halinde sosyal bir kuruma gideceklerinden, polisin bu durumu yeterince önemli bulmayacağından korkmaktadırlar`` diye konuştu. -``TÜRKİYE `DEKİ SONUÇLAR YÜZ GÜLDÜRÜCÜ DEĞİL``- Türkiye `de de bu konuda yapılan çalışma sonuçlarının yüz güldürücü olmadığına işaret eden Turla, şunları kaydetti: ``İstanbul `da huzurevlerine başvuran yaşlılarda yapılmış bir çalışmada, yaşlıların aile içerisinde yüzde 25.7`sinin fiziksel, yüzde 14.7`sinin ekonomik istismara maruz kaldığı, ihmale uğrayanların oranının yüzde 18.1 olduğu saptanmıştır. Bu yaşlıların yarıdan fazlası ailesinin yaşlı ile yaşamak istemediğini düşünmektedirler.`` Turla, ``İzmir `de 204 yaşlı üzerinde yapılan bir çalışmada yaşlıların yüzde 1`inin fiziksel istismara maruz kaldığı, yüzde 3.5`inin ihmal edildiği, istismarcının büyük oranda oğlu ya da kocası olduğu, yüzde 2.5`inin gelirinin kendi izni olmadan zorla harcandığı, yüzde 7`sinin ise gelirinden yarar sağlamaya çalışan kişiler olduğunu saptanmıştır`` diye konuştu. Yurt dışında yapılan bir çalışmada, yaşlı istismarında cinsiyetler arasında belirgin bir fark olmadığının tespit edildiğini ancak bazı çalışmalarda da istismara uğrayanların çoğunun fiziksel ve zihinsel sorunu olan yaşlı kadınlardan oluştuğunu belirten Turla, 60 olgunun incelendiği bir çalışmada da istismar edilenlerin genellikle 70 yaş üstü beyaz ve dul kadınlar olduğunu söyledi. Turla, ``Irk ve istismar tipi arasındaki ilişkiyi araştıran bir çalışmada da beyazların daha çok fiziksel ve parasal istismara uğradığı ve bunların yüzde 80`inin kendi evinde kalan yaşlılar olduğu belirtilmektedir`` dedi. İstismarı uygulayan kişilerin genellikle geçmişlerinde yaşanmış şiddet öyküleri olduğuna dikkati çeken Turla, istismar eden bireylerin çoğunlukla şiddetin var olduğu ailelerde yetiştiğinin gözlendiğini söyledi. -İSTİSMARA UĞRAYAN YAŞLILARDA BULGULAR- İstismarın türüne göre belirtilerin farklı olduğunu belirten Turla, başlıca bulguları şöyle sıraladı: ``-Yaşlının bakıcısı olmaksızın 3. kişilerle görüşmesine izin verilmemesi, -Yaşlıya karşı yardımın azaltılması, -Aile üyelerinin ya da bakıcısının yaşlıdan utanması, -Bakıcının yaşlıya yönelik saldırgan davranışları, -Yaşlı ile ilgilenenlerin istismar öyküleri, -Bakıcının alkol ya da ilaç probleminin olması, -Bakıcı tarafından gerçek dışı sevgi gösterilmesi, -Bakıcının ya da kurumun uygun olmayan savunma yapması.`` Turla, bu konuda sağlık kuruluşlarına yapılan başvurularda olguların genellikle kaza olarak bildirildiğini belirterek, hekimlerin bu tür durumlarda daha dikkatli olması gerektiğini bildirdi. Kaynak:Haber7

Sınav kaygısına `sprey` yöntemi geliştirildi

Perşembe, 20 Mart 2008
Sınav kaygısı yaşadıkları için son 2 yılda kliniğe başvuran öğrencilerin 200`ü üzerinde bu yöntemini uyguladığını ve yüksek oranda başarı sağladığını söyleyen Güllü , yönteminin nefes kontrolü, gevşeme egzersizleri, imgeleme yoluyla rahatlama, sınavın dünyanın sonu olmadığına inandırma` gibi kaygıyı azaltmaya, yok etmeye yönelik olan mevcut yaklaşımlardan tamamen farklı bir mantığa sahip olduğunu ifade etti. TEK ÇÖZÜM YOK ETMEK DEĞİLDİR Psikolog Güllü , “Psikoloji alanındaki pek çok buluş, mesleki uygulamalar esnasında alanda yapılmıştır. Alan, aynı zamanda sosyal bilimlerin laboratuarıdır. Düne kadar doğru bildiğimiz pek çok şeyin bugün doğru olmadığı anlaşılmıştır. Bu, son derece doğal bir süreçtir. Aynı şey sınav kaygısı için de geçerlidir. Bizler bugüne kadar, başarıya engel olarak düşündüğümüz sınav kaygısını azaltmaya, yok etmeye çalıştık. Bütün çözüm önerilerimizi bu temel üzerine bina ettik. Hâlbuki bir şeyin zararından kurtulmanın tek yolu onu yok etmek değildir. Örneğin; bir insanın bizi öldüreceğinden endişe duyuyorsak bizim için önemli olan ölmemektir. Bu ise, sadece ve sadece karşımızdakiyle savaşıp onu yok etmekle mümkün değildir. Uzlaşmak, kaçmak, korunmak gibi başka çözümler de vardır. Çünkü görünen çözüm, tek çözüm değildir” şeklinde konuştu. YÖNTEMİN ADI “SPREY” Güllü , bugüne kadar uygulanan yöntemi `file leblebi atmaya` leblebi fili engellemediği gibi üstelik dönüp onu beslemekte olduğu için, kendi yöntemini ise bayıltarak etkisiz hale getiren `sprey silahlara` benzetti. Bu yüzden yöntemine `sprey` adını verdiğini söyleyen Psikolog Güllü daha sonra sözlerine şöyle devam etti: “FAREYİ ASLAN OLARAK GÖSTERDİM” Güllü , uyguladığı yöntemde ilginç örnekler vererek, “Biz bugüne dek fareyi aslan olarak tanıttık adaylara. Onlar da fareye aslanmış gibi tepki verdiler haliyle. Çünkü kişi dış dünyadaki gerçeğe değil, bu gerçeğin zihninde oluşan algısına tepki verir. Çünkü kişi için gerçek, algıladığıdır. Aslında sınavda öğrencileri başarısız yapan sınav kaygısı değil; `sınav kaygısı`, yani sınav kaygısından duyulan korkudur. Sınav kaygısı konusunda biz bugüne kadar 2 temel stratejiyle, kaçınma ve savaşma prensipleriyle hareket ettik. Öncelikle kaçınmayı, yani kaygılanmamaya çalışmayı telkin ettik adaylara. Bu; kaygıdaki ufacık bir doğal artışta `eyvah, kaygılanmamam gerekiyordu, bak başaramadım, yine kaygılandım` duygusuna, bu duygu da mevcut kaygı düzeyinde daha da bir artışa yol açtı. Akabinde ise; `madem kaygılanmamayı başaramadım, o halde başarmak için önümde tek bir seçeneğim kaldı: Sınavı başarmak için kaygımı mutlaka yok etmeliyim!` şeklinde kaygıyla savaş mantığı üzerine kurulu ikinci bir strateji hatasına düştük. Yani, asla yok edemeyeceğimiz gayet insani bir duygumuza körü körüne savaş açtık. Üstelik de en olmadık zamanda. Tam da sınav esnasında. Oysa kazanılamayacak her savaş kişileri, savaşmadan evvelkinden bile daha da kötü bir hale getirir. Hâlbuki savaşmadan da sonuç almak mümkündür. Tarihte birçok savaş meydanlarda kılıçla değil, masa başında savaş dışı yollarla kazanılmıştır” dedi. “BİRİNCİ KAT VE BEŞİNCİ KAT BENZETMESİ” Güllü , “ İnsan organizması o kadar muhteşem bir fabrika ki hiçbir zaman anormal kaygı üretmiyor. Örneğin birinci katın penceresini silen bir kadının organizmasında ortaya çıkan korku beşinci katın penceresini silerken sahip olunan korkuyla bir olmuyor. Çünkü bizi korumaya ve bunun için uygun duygusal tepkiler vermeye yönelik olarak programlanmış olan organizmamız birinci kattan düşüldüğünde yaşanılacak tehlikeyle beşinci kattan düşünce ortaya çıkacak sonucun bir olmadığının farkında. Yine ormanda yürürken karşımıza kedi çıktığında yaşanılan korkuyla aslan çıktığı zaman yaşanacak korku da bir değildir” dedi. “SADECE KORKUNUN ŞİDDETİNE BAKTIK” Güllü , “Biz bugüne dek , tabiri caizse, `kediden mi korktuk aslandan mı korktuk` bunu dikkate almadık, sadece korkunun şiddetine baktık, aslandan korkan adamın bu son derece insani olan duygusunu sırf şiddeti fazla diye anormal kabul edip bunu; fili leblebi atarak öldürmeye çalışmak misali bazı sonuçsuz sığ çabalarla yok etmeye çalıştık. Hâlbuki bir duygunun şiddeti biraz fazla olunca o duygu başka bir duyguya dönüşmüş olmuyor. Mesela grip biraz şiddetli seyredince bu kanser olduğumuz anlamına gelmiyor. Grip; hafif de yaşansa, şiddetli de seyretse griptir. Hayatımızı belirleyecek bir sınava giriyoruz. Bu kadar anlamlı bir sınavdaki kaygımız Lise 2 Kimya sınavındaki kaygımızla elbette bir olmayacak. 10 bin metre koşan bir atletin sarf ettiği ter miktarı bin metre koşan bir atletin sarf ettiği ter miktarıyla nasıl aynı olabilir? 10 bin metre koşan atletin harcadığı teri sırf `miktarı fazla` diye anormal kabul edip bu ter miktarını azaltmaya, hatta yok etmeye çalışma uğraşısının başarıyla sonuçlanmasının mümkün olmayacağı gibi, bu yanlış uğraşı bahsi edilen kişinin performansına da zarar verecektir” dedi. “ATEŞ GÜNAH KEÇİSİDİR” Öğrencilerin içindeki sınav heyecanını `sobanın içinde yanan ateşe`, kaygıdan dolayı başarısız olan öğrenciyi de `sobadaki ateş şimdi evi yakacak` diye düşünürken mutfakta yemeğini yakan aşçıya benzeten Güllü , “oysa her ateş evi yakmaz . Bunda, ateşin ateş olması kadar bu ateşin nerede yandığı ve bizim ne yaptığımız da önemlidir. Eğer ateşin nerede yandığını göz ardı eder, sobadaki ateşi kanepenin üstünde yanan ateş gibi algılar ve ona göre tepki verirsek evi kendi elimizle bizzat kendimiz yakabiliriz. Böylesi bir durumda evi yakan aslında ateş değildir, bizizdir. Burada ateş sadece günah keçisidir` dedi. “YÖNTEM TAMAMEN BİLİMSEL” Geliştirdiği yönteminin temelde psikoloji biliminin genel bilgi ve ilkelerine dayandığını, zaman içindeki uygulamalarla daha da geliştirilerek sistematik bir tedavi metodu haline getirildiğini, bahsi edilen metodunun gerek bireysel olarak, gerekse grup seansları ve/ya seminer programları halinde uygulanabildiğini vurgulayan Psikolog Güllü , bu yöntem sayesinde sınavı kazanabilecek düzeydeki pek çok öğrencinin başarısız olmaktan kurtulabileceğini, ayrıca sınav öncesi dönemde artan psikiyatrik ilaç kullanımının büyük oranda azaltılabileceğini, böylece ülke ekonomisi açısından belli oranda tasarruf da sağlanabileceğini sözlerine ekledi.

Baharda egzersiz yapın

Perşembe, 20 Mart 2008
Siirt Devlet Hastanesi "nde görevli Psikiyatri Uzmanı Dr . Akfer Kahiloğulları bahar aylarında psikolojik rahatsızlıkların arttığını belirterek, ilaçların aksatılmamasını ve bol bol egzersiz yapılmasını söyledi. Hasta yakınlarının bu mevsimde daha çok dikkatli davranmalarını isteyen Dr.Kahiloğulları, "Duyu bozuklukları dediğimiz grup, o gruptaki hastaların özellikle yakınları çok dikkatli olmak zorundalar. Çünkü uyku siklusi yaşanıyor. Bu dönemde uyku düzenin bozulmasında, mevsimlik özelliğinde bahar aylarında panik depresif hastalıklar var. Özellikle maniye çok yakın onların yakınları özelikle bazen fark edemeyebilirler. Onlardaki en ufak bir davranış değişikliğinde, uyku değişikliğine karşı duyarlı olmalı genel anlamda fiziksel yorgunlun insanlar üzerinde bir stres yükü oluşturabilir. Havaların ısınmasıyla beraber egzersiz yapılmalı. Haftada 40 ile 45 dakika arasında 2 veya 3 seanslık yada daha kısa yapılabiliyorsa mesela yürüyüş veya benzer egzersizlerle yapılması iyi olur. Bölgesel olarak hastalıklarda bir farklılık görünmüyor ama baharda mevsim değişikliği olduğu için her yerde mevsimsel örtüsü farklı yaşanıyor. Biz burada kış ile ilgili çok fazla zorluklar yaşamıyoruz ama mevsimsel olan depresif bozukluklar çok fazladır. Burada da sıcaklara yönelik sıkıntılar artabiliyor. Burada bahar daha uzun yaşandığı için tabi ki daha fazla sıkıntı yaşanabiliyor. Bu da daha çok fiziksel olan bir açı ama psikiyatri gruplar için Marmara ile burası arasında çok büyük bir fark görünmüyor. Uyku konusunda uyku süresine çok iyi dikkat edilmeli, bunun dışında o insanların psikomuteraktif değerinde artış gösterirlerse konuşmasında artış kendine aşırı güvenmede artış zaten daha önceki ataklarında bu hastalar bunları yaşamış oluyorlar. Bu hastaların ilaçlarını bu dönemde lütfen aksatmasınlar onlar evde sürekli ilaç kullanan bir grup çünkü tekrarlar bizi çok zor durumda bırakıyor" dedi.

Dikkat! Belki siz de hastasınız...

Salı, 22 Ocak 2008
Boğazınız tıkanıyor, kalbiniz hızlı mı atıyor? Ülkemizdeki 4.5 milyon kişi, ölüm korkusu, nefes alamama hissi, panik nöbetleri gibi psikolojik rahatsızlıklar yaşıyor Bunların 3.5 milyonunu da kadınlar oluşturuyor. Ama tedavi olmak için profesyonel yardım alanların çoğu erkek. Psikolojide uzun süreli endişe hali olarak tanımlanan anksiyete yani bunaltı bozuklukları yaşayanların sayısı gün geçtikçe artıyor. Türkiye'de sosyal anksiyete, yaygın bunaltı bozukluğu, obsesif, kompülsif bozukluk, panik bozukluğu, agorafobi ve özgül fobi olarak adlandırılan hastalıklara yakalanan toplam 4 buçuk milyon insan bulunuyor. Bunun 3 buçuk milyonunu ise kadınlar oluşturuyor. Toplumun yüzde 7'sinde görülen bu hastalıklar, kişilerin sosyal hayatlarını da etkiliyor . Anksiyeteye yakalananlar sürekli ölüm korkusu yaşadıkları için eve kapanıyor. Bir ortama girmeyi başaranların ise önce elleri titriyor, yüzleri kızarıyor. KORKMAYIN, YÜZLEŞİN Kalbin hızlı çarpması, nefes alamama, boğazda tıkanıklık hissi, ölüm korkusu bu psikolojik bozuklukların en önemli belirtileri arasında sayılıyor. Kadının sosyal ortama girememesi ise herhangi bir konuda fobi oluşturmasının en büyük etkeni. Hacettepe Üniversitesi "nden psikiyatr Prof. Dr. Cengiz Kılıç , erkeklerin kadınlardan daha fazla sosyal ortamda bulunmalarının, hastalıklarını fark etmelerine imkan sağladığını ifade etti. Kılıç , "Kadınlar yaşadıklarını günlük endişe hali olarak tanımlıyorlar. Dolayısıyla sorunlarını içlerinde yaşıyorlar. Genelde profesyonel yardım alanlar ise erkekler. Korkularınızla yüzleşirseniz bu hastalıklardan kurtulursunuz" diyor. Kaynak : Diplomat Haber

Havasız ofis ortamı ağrıya neden oluyor

Pazartesi, 21 Ocak 2008
Havasız ortam ve hareketsiz yaşamın yol açtığı yorgunluk ve ağrı hissi, en çok ofiste çalışanlarda görülüyor. "Ofiste bile dinlenebilirsiniz" diyen Anadolu Sağlık Merkezi`nden ağrı uzmanı Prof. Dr. Ayşen Yücel egzersizin önemini vurguluyor.. Anadolu Sağlık Merkezi `nden Prof. Dr. Ayşen Yücel , konuyla ilgili soruları yanıtladı. * Yorgunluk birçok hastalığın belirtisi olması nedeniyle birçok hastalıkla karıştırılabiliyor, bu durum yanlış tedavilerin uygulanmasına neden oluyor mu? Evet, yanlış tedavi uygulanması oldukça sık karşılaşılan bir durum. Genelde bu hastalara; kas ağrısı, miyalji, psikayatrik bozukluk gibi birtakım tanılarla ağrı kesiciler ya da steroid olmayan romatizma ilaçları dediğimiz, piyasada satılan romatizma ilaçlarından veriliyor. Ancak bu ilaçlar hastalara geçici iyilik sağlıyor . Hastanın şikayetleri geçici bir süre yok oluyor ama sonra tekrar bir atak geliyor. Ve tıpkı miyofasyal ağrı gibi çok sıcak, çok soğuk, stres, ani gelen bir duygusal saldırı, hastaların bulgularının tekrar şiddetlenmesine neden oluyor. Özellikle ofislerde çalışan insanlarda bu hastalığa çok sık rastlanıyor. * Bahsettiğiniz bu belirtiler varsa hangi doktora gitmeli? Genellikle bu tür hastalar daha çok dahiliye uzmanına gidiyorlar. Belki başlangıç için doğru bir seçim olabilir çünkü en azından romatolojik bir hastalık mıdır yoksa başka bir patoloji var mı diye ayırıcı tanı konabilir. Ama bu hastalık için tek bir uzmanlık alanı söyleyemeyiz. Mutlaka psikiyatr, psikolog, fizik tedavi uzmanı ve ağrı uzmanı gibi farklı uzmanlık alanlarından hekimlerin ekip içinde bulunması gerekir. ORTA YAŞTA DİKKAT * Fibromiyalji nasıl bir hastalık? Genel olarak orta yaş hastalığı diyebiliriz. (30-50 yaş arası) Başlangıçta bazen stres olabiliyor ama her zaman da stresle başlaması şart değil. Kimi hastada aşırı yorgunlukla başlarken kimisinde de uyku hali, depresyonla başlayabiliyor. Her hastada da bu bulgular farklılık gösteriyor. O yüzden fibromiyalji en zor takip ve tedavi edilen hastalıklardan biri. * Psikolojik mi yoksa fizyolojik bir hastalık mı? Ciddi klinik araştırmalar yapılmış bu konuda. Hastalığın nedenine ilişkin çok çeşitli bilimsel bulgular var. Ancak sağlıkçılar halen bu sorunun yanıtında ikiye ayrılıyorlar. Bir grup bu hastalığın içinde depresyon, uyku bozukluğu, konsantrasyon bozukluğu olduğu için temelinin psikolojik olduğunu söylüyor. Psikolojik faktörler ve depresyonun yarattığı isteksizlik ve hareketsizlik sonucu kas ağrılarının oluştuğu düşünülüyor. Bilimsel çalışmaların sonuçlarına baktığımızda; tek başına psikolojik bozuklukların, oluşan klinik tabloyu açıklayamadığını görüyoruz. Ağrı ve yorgunluk açısından kasın bir özelliği var. Kaslarda, bizim sessiz reseptörler dediğimiz özel ağrı algılayıcıları bulunuyor ve bu algılayıcılara gelen uyarıların ağrı haline dönüşmesi -aynı şey yorgunluk için de geçerli- için uyarının devamlılığı önemli. Ağrılı bir uyarı kastaki sessiz reseptörleri etkileyemiyor. Bu reseptörlerin etkilenmesi için bir tetik nokta olması gerekiyor. Sürekli uyarılar bu tetik noktanın üzerine çıkınca, sessiz reseptörler aktif hale geliyor. Uyarı devam ettikçe, sessiz reseptörler uyarıyı beyne iletme konusunda öyle bir ateşleniyorlar ki hastanın kasılması ve ağrısı giderek şiddetleniyor. NERESİ AĞRIYOR? Ayrıca, vücut bu kadar fazla ağrıyı algılayınca, omurilik düzeyinde bir bilgi karmaşası oluyor. Diyelim ki ağrı dizin belirli bölgelerinden gelirken o bilgi karmaşası ağrının çok daha geniş sahadan geliyormuş gibi algılanmasına neden oluyor. Bu durumda hastanın başlangıçta daha küçük bir bölgede ağrısı varken, bu ağrılı bölge giderek genişliyor. Bu durumda hastanın yorgunluğu var, hasta hareket etmiyor, sessiz reseptörlerin devreye girmesi ile ağrılar başlıyor. Ağrı olunca hasta yine hareket etmiyor ve kaslardaki ağrı giderek yayılıyor, kas hassasiyeti artıyor. Bu tablo sonuçta bir kısır döngü haline geliyor. Tablo kronikleştikçe işin içine depresyon ve uyku bozuklukları da giriyor. Son yıllarda yapılan çalışmalarda fibromiyaljinin nöropatik ağrı sendromları arasında sayılması gerektiği ortaya kondu. Hatta bizim nöropatik ağrılarda kullandığımız bir ilacın fibromiyalji tedavisinde kullanılması için FDA `den onay aldığını biliyoruz. Bu da demek oluyor ki bu hastalık yalnızca psikolojik kaynaklı değil, fizyolojik mekanizmaların yol açtığı kompleks bir durum. * Bu hastalık cinsiyet ayrımı yapıyor mu? Kadınlarda yüzde 60-70 daha fazla görülüyor ancak bunun nedenini bilmiyoruz. Mesela migrenin kadınlarda daha çok görülmesinin altında hormonal farklılıklar olduğu iddia edilir ancak bu hastalık için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Kaynak: Sabah