‘Diğer’ Kategorisi için Arşiv

Sürekli yorgunluk hissine son

Cuma, 21 Mart 2008
Araştırmalara göre, modern insanın vücuduyla ilgili şikayetlerinin başında sürekli yorgunluk hissi geliyor. Yoğun çalışma, şehir hayatının stresi, uyku problemi gibi sebeplerle hissedilen yorgunluk, kolayca gelip geçiyor. Peki, ya kronik hale gelen yorgunluk hissine ne demeli? Büyük şehirlerde yaşayan insanların daha sık yaşadığı ve pek çok ciddi hastalığın habercisi olabilecek yorgunluğun neden ve çözümlerini Prof Dr . Ayşe Altıntaş anlattı. ronik yorgunluk bir hastalık olarak tanımlanabilir mi? - Eğer yorgunluğunuz günlük bir şikayet olmaktan öte süreklilik kazanmışsa, en ufak efor gerektiren aktiviteler dahi sizde aşırı bir yorgunluğa neden oluyor, dinlenmekle eski enerjinizi kazanamıyorsanız, sabahları dinlenmiş olarak uyanmıyor ve güne yorgun başlıyorsanız bu durum bir hastalık ya da hastalığın habercisi olabilir. Sürekli yorgunluğun ilk belirtileri neler? - Kronik yorgunluk sendromu dediğimiz hastalıkta yorgunluk belirtisinin yanı sıra eklenebilecek diğer belirtileri şöyle sıralayabiliriz: Kısa-dönem bellek ya da konsantrasyonda bozulma, nedensiz boğaz ağrısı, duyarlı lenf nodülleri, kas ağrıları, birden fazla eklemde ağrı , yeni gelişen-farklı özellikler taşıyan baş ağrısı, dinlendirmeyen uyku, egzersiz sonrası uzun süren kırgınlık hali. Yorgunluğun sebeplerinden biri olarak konforun getirdiği tembelliği sayabilir miyiz? - Konforun getirdiği tembellik yani bir başka deyişle hareketsizlik, kalp-damar sistemini olumsuz etkilediğinden kişinin enerji düzeyini de azaltıyor. Bu nedenle hareketsiz kişiler daha az efor gerektiren aktiviteler sırasında, daha çabuk yorulduklarından bahsederler. Hareketsizliğin psikolojik olarak da negatif yönde etkisi olduğunu unutmamak gerekiyor. Yorgunluğun normalin dışına çıktığı durumlarda önerilen tedavilerden birisi de egzersiz yani fiziksel aktivitedir. Fiziksel aktivite ile vücudumuzda birtakım olumlu reaksiyonlar meydana geliyor, bağışıklık sistemimiz güçleniyor. Yorgunluğun en pratik çözümü nedir? - Yorgunluğun pek çok değişik nedeni olduğu için bu soruyu cevaplamak ne yazık ki zor. Anemi yani kansızlığınızın bulunmasından, depresyona ya da nörolojik hastalıklara kadar pekçok değişik nedenden kaynaklanıyor olabilir yorgunluğunuz. En pratik diyebileceğim öneri; yorgunluğun neden kaynaklandığını bulmak ve bu nedeni ortadan kaldırmaya yönelik önlemler almak şeklinde tanımlanabilir. Daha ağır vakalar olarak tanımlanan kronik yorgunluğun tedavisi nasıl yapılıyor? - Kronik yorgunluk sendromunun özgün bir tedavisi bilinmiyor . Bu hastalarda uygulanan tedavinin amacı; hastanın yakınmalarını azaltmak ve fonksiyonel bir düzelme sağlamak. Çünkü bu durum hastanın yaşam kalitesini, özel yaşamını ve iş yaşamını etkilemekte, performansında belirgin bir azalmaya neden olmaktadır. Öncelikle tüm hastalara iyi gelebilecek mucizevi bir tedavinin olmadığını bilmeliyiz. Tedavi seçenekleri arasında; yaşam stilinde düzenlemeler, dinlenme ve uyku periyodlarının düzenlenmesi, diyet, davranışsal kognitif tedaviler, egzersiz ve ilaç tedavileri sayılabilir. Eğer tedavi edilmezse, gelecekte kişiyi bekleyen problemler neler olabilir? - Yorgunluk şikayetinin şiddetine göre kişinin yaşam kalitesi bozuluyor. Kronik yorgunluk sendromu tanısı alan hastaların yüzde 25’inin bu nedenle işsiz kaldığı bildiriliyor. Makyajda grafik sanatlar Grafik olarak ön plana çıkarılan gözler, sezonda defilelerin en dikkat çeken ayrıntıları oldu. Defilelerde yer alan dünyanın en önemli makyaj artistleri hareketli sürmeleri hiç çekinmeden eskisinden çok daha kalın kullanacağımızın işaretlerini veriyor. 40’lı yılların esintilerini taşıyan seksi kedi gözler, siyah bir göz kalemiyle ekstra kalın ve göz kuyruğundan dışarıya doğru taşar biçimde kullanılıyor. Geçmiş dönemlerin divalarına gönderme yapan bu makyaj hilesi hareketli kıvrımlarla da gözlerin olduğundan büyük görünmesini sağlıyor. Gözün alt kısmına sürülen beyaz göz kalemi üst göz kapağında kirpiklerin dibine çekilen kalın çizgiyi daha belirgin bir hale getiriyor. GÖĞÜS MESELESİ Birçokları için göğüslerin büyüklüğü değil sahip olduğunuz pürüzsüz ve gergin bir cilt önem taşır. Göğüslerin dikliği ve dekoltenin görüntüsü de cildin elastikiyetiyle bağlantılıdır. Cilt kullanılan ürünlerle kusursuz bir görünüme kavuşabilir. Göğüs kremleri elastikiyeti artırır, bakımlar dokuları sıkılaştırır ve küçük uygulamalar var olan kırışıklıkları ve erken yaşlanma belirtilerini ortadan kaldırmaya yardımcı olur. Göğüsler için özel olarak geliştirilmiş gerginleştirici kremlerle bakımınızı gerçekleştirebilirsiniz. Onun dışında aşağıdaki uygulamalar da dik göğüslere sahip olmanın ipuçları arasında sayılabilir: 1. Sıcak-soğuk duşlarla gözeneklerinize egzersiz yaptırın: Böylelikle cildinizi de sıkılaştırırsınız. Sıcak-soğuk duşları özellikle sabah saatlerinde yapabilirsiniz. Cilt dokusundaki kan dolaşımı bu sayede hareke geçer ve cilt pembemsi sağlıklı bir görüntüye kavuşur. 2. Yatağınızdan gereksiz yastıkları kaldırın: Geceleri yüksek yastıklarla uyuyorsanız, o zaman dekolte bölgenizde oluşan kırışıklıklara maruz kalıyorsunuz demektir. 3. Yapacağınız birkaç küçük egzersiz göğüs bölgesindeki cilde gerginlik kazandırır: Çünkü göğüsler büyük bir göğüs kasının içinde yer almaktadır. Bu kasın koruyucu bir fonksiyonu bulunmaktadır ve böylelikle ağırlığın etkisini azaltır. Eğer göğüs kaslarınıza düzenli olarak egzersiz yaptırırsanız -her iki günde bir yüzme ya da özellikle o bölgeyi hedefleyen spor- üç ay içinde göğüslerinizde ciddi bir sıkılaşmayı hissedebilirsiniz. Eğer bu tür egzersizler için zamanınız olmadığını düşünüyorsanız o zaman göğüs kremleri de bu konuda yardımcınız olabilir. 4. Dik durmayı öğrenin: Mükemmel bir duruş hem göğüs bölgesini gerer hem de dekolteyi gün yüzüne çıkarır. 5. Doğrudan güneş banyolarına maruz kalmayın: Özellikle boyun ve dekolte bölgesindeki deri vücudun diğer bölgelerindeki deriden çok daha fazla hassastır. Bu yüzden güneşin zararlarından çok daha hızlı bir şekilde etkilenirler hatta kırışıklıklara ve yaşlılık lekelerine açıktırlar. Çarliston kızlar Bu önerimiz, imajında köklü bir değişim cesaretini göstereceklere... Moda olduğu kadar makyaj da geçmiş dönemlerin etkisinde kalıyor çoğu zaman. Tasarımcılar şimdilerde 20’ler nostaljisi yaparken, makyajlarda dönemin Çarliston kızlarına öykünüyor. Anlaşılan o ki, bu yaz minimal söylemler tamamen unutulacak. Çünkü ihtişam hem koleksiyonlarda hem de makyajlarda kendini fazlasıyla ortaya koyuyor. Eğer siz de podyumlardan yansıyan yeni kadınsılığı onaylıyorsanız o zaman 20’lerin su dalgası saç modellerini ve belirgin makyajlarını uygulamaya geçmelisiniz. Bu durumda saça parlaklık kazandıran spreye ve saçlarınıza hafif bukleler verebileceğiniz bir saç maşasına ihtiyacınız var demektir. Kaynak:Hürriyet

Kalp sağlığı için egzersiz

Cuma, 21 Mart 2008
Kalbinizi korumak için düzenli olarak egzersiz yapmaya özen gösterin. Son yıllarda kalp ve damar hastalıklarından korunmada düzenli egzersizin olumlu etkileri daha sıkça vurgulanıyor. Eskiden, kalp rezervini harcamamak adına zamanının çoğunu istirahatte geçirmesi tavsiye edilen kalp yetersizliği olan hastalarda bile günümüzde düzenli egzersizin yararlı etkileri konusunda görüş birliği var. Artık fiziksel aktivitesi olmayan bir yaşam tarzı, sigara, kolesterol yüksekliği, hipertansiyon gibi majör risk faktörleriyle eşdeğer bir risk faktörü olarak değerlendiriliyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç .Dr. Enis Oğuz , sporun kalp sağlığı üzerindeki olumlu etkilerini anlattı. SPOR İÇİN YAŞ ÖNEMLİ Düzenli yapılan egzersizler; kalp ve akciğer fonksiyonlarını olumlu yönde etkiler, hipertansiyonda kan basıncının düşürülmesine yardımcı olur. Vücuttaki yağ oranını azaltır, total ve LDL (kötü huylu kolesterol) düzeyini düşürür HDL (iyi huylu kolesterol) düzeyini artırır, stres ve depresyona direnci artırır, ortopedik yaralanmaların oranını azaltır. Kalp sağlığını korumak için haftada en az 4 gün 30-60 dakika süreyle egzersiz yapmaya özen gösterilmeli. Bunun için yürüyüş yapabilir, bisiklete binebilir ya da yüzebilirsiniz. Egzersizleri hafif bir yemeğin ardından 1-2 saat sonra yapın. Açık havada egzersiz yapıyorsanız aşırı soğuk ve sıcak havalarda yapmayın. Yaşınıza, göre sizin için en uygun egzersiz biçimini doktorunuz size söyleyecektir. Kaynak:Yeni Şafak

Depresif anne-babanın hasta çocuğu

Perşembe, 20 Mart 2008
BBC - LONDRA - İngiltere `nin Rochester Üniversitesi `nde yapılan bir araştırma, endişeli ve depresif anne-babaların çocuklarının daha sık hasta olduğunu ortaya koyarken, aynı zamanda stresle bağışıklık sisteminin aktifliği arasında güçlü bağlantılar buldu. Araştırmada 169 çocuk ve ebeveynleri üç yıl boyunca takip edilirken, anne-babalardan çocuklarının hastalıklarını kaydetmeleri ve altı ayda bir psikiyatrik değerlendirmelere girmeleri istendi. Sonuçta, daha yüksek `duygusal stres` altında bulunan ebeveynlerin çocuklarının diğer çocuklara oranla çok daha fazla hastalandığı ortaya çıktı. Ayrıca, stresli anne-babalara sahip çocukların kanında daha fazla bağışık hücre bulunduğu görüldü. Bilim insanlarına göre kayıtları ailelerin tutmasına izin vermek sonuçları etkilemiş olabilir fakat gene de sonuçlar, aile içi stresin çocuk sağlığı üzerinde büyük etkisi olduğuna işaret ediyor. Bristol Üniversitesi `nden Dr. David Jessop ise, "Bence çocuklar bunlarla baş edebilecek kadar kuvvetli. Bu yüzden anne-babalar sonuçları fazla kafasına takmamalı" diyor.

AKUT STRES BOZUKLUĞU

Pazar, 3 Şubat 2008

Akut Stres BozukluğuAkut Stres Bozukluğunun Tanımı Nedir? Kişi, yaşamsal bir tehdit ya da gerçek bir ölüm içeren bir olaya şahit ya da dahil olduysa, kendisine ya da başkalarına karşı fiziksel şiddet veya yaralama gerçekleştiyse ve kişinin bu olayı takip eden bir ay içinde korku ve çaresizlik içeren tepkiler verdiği gözlemleniyorsa akut stres bozukluğu ortaya çıkmaktadır. Tanı, post travmatik stres bozukluğu gözlemlenen kişileri ayırt edebilmek için geliştirilmiştir. Bu bozukluk, yeni bir tür olmasına karşın, yıllardır “kabuk şoku” (shell shock) olarak adlandırıldığı bilinmekteydi. Ayrıca yalnızca, Amerikan iç savaşından dönen askerlerde görüldüğü için, askerlere özgü bir durum olduğu düşünülmekteyken, sivillerde de bu rahatsızlığa rastlanabileceği anlaşılmıştır. Akut stres bozukluğu kısa süre önce tam olarak aydınlanan bir konudur. Çünkü bir travma yaşadıktan sonra kişilerde post travmatik stres bozukluğuna benzer belirtiler de görülebilmektedir. Travmanın hem tıbbi hem de psikiyatrik açıklamaları bulunmaktadır. Tıbben travma, vücutta ciddi ve kritik yaralanma, şok ya da hasar oluşmasına işaret etmektedir. Bu açıklama genellikle acil serviste kullanılan bir alanı tanımlamaktadır. Psikiyatride travma, duygusal acı veren üzücü ya da şok edici ve genellikle uzun süreli fiziksel veya ruhsal etkiler oluşturan tecrübeleri karşılayan farklı bir anlama denk gelmektedir. Psikiyatrik travma ya da duygusal hasar, aslında uç bir olaya verilebilecek normal bir tepkidir. Beynin derinliklerindeki yapılarda tutulan stres yaratıcı olayla ilgili duygusal anılar oluşturmayı kapsar. Yaygın olarak, travmatik olay ne kadar doğrudan yaşanırsa, duygusal hasar alma riskinin de o denli yüksek olacağına inanılmaktadır. Sınıfta gerçekleşen bir silahlı yaralama olayını ele alırsak, yaralanan öğrenci en ağır duygusal hasarı alacaktır. Sınıf arkadaşının yaralandığını gören öğrenci de, olay gerçekleştiğinde okulun başka bir kısmında bulunan diğer bir öğrenciye oranla daha fazla etkilenmiş olacaktır. Ancak ikinci elden şiddete maruz kalmak bile çok travmatik olacaktır. Bu nedenle şiddete ya da bir afete, yalnızca medya vasıtasıyla bile olsa tanık olmuş tüm çocuk ve ergenlerin, duygusal sıkıntılar yaşayıp yaşamadıkları anlamında dikkatlice izlenmeleri gerekmektedir. Akut Stres Bozukluğunun Belirtileri Nelerdir? Akut stres bozukluğu tanısı koymak için, yaşanan travmadan sonraki bir ay içinde belirtilerin iki gün ya da dört haftalık bir süre boyunca görülebilmesi gerekmektedir. Bir kişide akut stres bozukluğu olduğunu söyleyebilmek için, kişide gözlenen belirtilerin başka bir ruhsal ya da tıbbi rahatsızlık ile açıklanamaması gerekmektedir. Eğer belirtilerin görülme süresi bir ayı geçerse, yaşanan rahatsızlığın adı artık post travmatik stres bozukluğu olacaktır. Belirtiler arasında aşağıdakiler sayılabilmektedir: Detay için tıklayın Veritas PDF Arşivi

İzmir’in ruhsal sorun haritası çıkarılacak

Pazar, 3 Şubat 2008
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı tarafından yürütülen "Şizofreni ve Diğer Psikotik Bozukluklarda Gen-Çevre Etkileşimi" konulu projeyle, İzmir’in rlarının haritası çıkarılacak. İZMİR’de ilk kez gerçekleştirilecek çalışmayla değişik gelir ve kentleşme düzeyi olan semtlerde psikiyatrik bozuklukların taranmasının amaçlandığını açıklayan Proje Yürütücüsü ve Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hayriye Elbi Mete, projenin Ege ve Dokuz Eylül Üniversitesi’nden öğretim üyelerinin dahil olduğu geniş bir araştırma ekibi tarafından yürütüldüğünü söyledi. Mete, TÜBİTAK destekli projenin, İzmir kent merkezini temsil eden 6 bin hanede devam edeceğini kaydedeke "Proje İzmir’de vatandaşlarımızın sosyodemografik bilgilerinin yanısıra toplumsal açıdan önem taşıyan bazı psikiyatrik rahatsızlıkların toplumdaki yaygınlığı açısından da bilgiler sunacak" dedi. Ege Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı’ndaki uzmanlar tarafından psikolog, hemşire, sağlık personelinden oluşan 10 kişilik bir ekibin özel olarak proje hakkında eğitildiğini kaydeden Prof. Mete, "Bu sayede kişilerde psikiyatrik bozukluklara özellikle de şizofreniye neden olan sosyal faktörler tanımlanabilecek. Bireylerin sosyal konumlarının ve yaşadıkları şehir bölgelerinin bazı psikiyatrik bozukluklara neden olup olmadğını belirlemeyi istiyoruz" diye konuştu. Projenin araştırma ekibinde Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Feride Aksu, Dokuz Eylül Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Köksal Alptekin, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Genetik Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Ferda Özkınay, Uzman Dr. Hüseyin Onay, Psikiyatri Anabilim Dalı’ndan Dr. İbrahim Tolga Binmay yer alıyor. Kaynak: İZMİR (DHA)

Bir Gecede Ne Kadar Nefessiz Kalıyorsunuz?

Cumartesi, 2 Şubat 2008
Uyku sırasında saatte 5 defadan fazla ve 10 saniyeden uzun süren solunum durmasının, kalp krizi, felç, depresyon ve konsantrasyon kaybı gibi sonuçlar doğurabileceği bildirildi. Çukurova Üniversitesi (ÇÜ) Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Barlas Aydoğan, yaptığı açıklamada, ''Uyku Apnesi'' bilinen uyku sırasında nefessiz kalmanın, günümüzün en yaygın rahatsızlıklarından biri olduğunu ve ihmal edilmemesi gerektiğini söyledi. Prof. Dr. Aydoğan, üst solunum yolu ve merkezi sinir sisteminin tembelliği ile ortaya çıkan nefessiz kalmanın, genellikle burundaki etler, kıkırdak eğirilikleri, küçük dil ile ilgili sorunlar, bademcikteki büyüme, çenenin küçük olması gibi nedenlerle ortaya çıktığını belirtti. Üst solunum yolunun uyku sırasında tekrar tekrar tıkanması ile kendini gösteren apnenin, kişinin gündelik yaşamını etkileyici, hatta ölümcül riskler taşıyan sonuçlar doğurabileceğini anlatan Prof. Dr. Aydoğan, şöyle konuştu: ''Uyku apnesine maruz kalan kişi, gün içinde aşırı uyku hali, konsantrasyon kaybı yaşar. Bunun yanı sıra sabah dinlenmeden kalkma, horlama, aşırı terleme, sık tuvalete gitme, ağızda kuruluk, dikkat eksikliği, konsantrasyon eksikliği, depresyon da apnenin sonuçlarıdır. Uyku sırasında kalbe düzenli oksijen gitmemesi kalp krizlerine, beyne oksijen gitmemesi ise felçlere neden olabilir. Bu tür şikayetler, göz ardı edilmemeli, kişi mutlaka uyku testine tabi tutulmalı.'' -''SAYISI VE SÜRESİ ÖNEMLİ''- Apnenin, uyku sırasında saatte 5 defadan fazla ve 10 saniyeden uzun süren solunum durması olarak adlandırıldığını belirten Prof. Dr. Barlas Aydoğan, bu sayının artmasının ise hastalığın şiddetini de artıracağını kaydetti. Apnenin tedavi öncesi olarak uzman doktor tarafından gruplandırılması gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Aydoğan, bunun için ise kişinin polisonografi denilen uyku testine tabi tutulması ve tedavisinin de test sonuçlarına göre yapılması gerektiğini bildirdi. Polisonografi ile kişinin gece boyunca, beyin dalgaları, göz hareketleri, solunum sayılarının kontrol edildiğini anlatan Prof. Dr. Aydoğan, değerlendirmeye göre cerrahi müdahale ve ilaçla tedavi yöntemlerinin uygulandığını kaydetti. Prof. Dr. Aydoğan, uyku apnesinden korunmak için aşırı kilonun yanı sıra, alkol, sigara, kafein içeren maddelerden de uzak durulması gerektiğini sözlerine ekledi. Kaynak:TV8

İşte kadınların en büyük kabusu

Salı, 22 Ocak 2008
Türkiye'de kadınların yüzde 17'si bu kabusu yaşadığı halde doktora gitmiyor. Türkiye'de kadınların yüzde 17'si diğer bir deyişle yaklaşık 9 kadından 1'i idrar kaçırma sorunuyla karşılaşıyor. Ancak bu sorunu yaşayan kadınların ise yarısına yakını utandığından ya da çaresiz olduğunu düşündüğünden doktora başvurmuyor, depresyona giriyor. Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Ateş Karateke, kadınların yaşam kalitesini oldukça kötü yönde etkileyen idrar kaçırmaya neden olan etkenlerin başında pelvik organ sarkmalarının geldiğini belirtti. Yaş, gebelik, doğum, genetik yatkınlık, menopoz, obezite, ağır kaldırmak, kronik öksürük ve ciddi kabızlığın pelvik organ sarkmalarına neden olabileceğine dikkat çeken Karateke, pelvik taban kaslarının ve bağ dokularının hasara en çok uğradıkları dönemin gebelik ve doğum olduğunu kaydetti. Karateke, vajinal doğum sayısı artıkça pelvik organların sarkma riski 4-11 kat arttığına dikkat çekti. PELVİK ORGAN SARKMALARI BÖBREK HASARINA NEDEN OLABİLİR Pelvik organ sarkmalarının ciddiyetinin yavaş yavaş ve zaman içinde arttığını ve bulguların hastalar tarafından başlangıçta kesin olarak bilinemeyeceğini belirten Karateke, “Ancak, cinsel ilişki sırasında hissedilen ağrı, kullanılan vajinal tamponun düşmesi, basınç hissi ve dışarı doğru sarkmanın olması ilk bulgu olabilir" dedi. Karateke, sorunun tedavi edilmemesi durumunda ciddi sarkmaların idrar yapamamaya ve böbrek hasarına neden olacağına dikkat çekti. İDRAR KAÇIRMA DEPRESYONA NEDEN OLUYOR Karateke, “Bu sorunu yaşayan kadınların ise yarısına yakını utandığından ya da çaresiz olduğunu düşündüğünden doktora başvurmuyor, bu nedenle de depresyona giriyor. ıdrar tutamama zaman içinde hastayı çevresinden uzaklaştırıp asosyal ve depresif bir yaşam şekline zorlayabilir" dedi. YANLIŞ TEDAVİ YAŞAM KALİTESİNİ BOZUYOR Türkiye’de yaklaşık dokuz kadından birinin, idrar kaçırma veya pelvik organ sarkması nedeni ile ameliyat olduğunu ve bunlar içinden üçte birinin tekrar ameliyat için başvurduğunu belirten Karateke, şunları kaydetti: “Öncelikle operasyondan önce hastalarla uzun uzun görüşmek, olguları her yönü ile değerlendirmek gerekir. Sarkma ve idrar tutamama cerrahisi yapan hekimlerin birçok ameliyat çeşidini başarı ile uygulayabilmesi gerekir. Çünkü her hastanın sarkma bölgesi, derecesi ve idrar tutamama şikâyeti farklı farklıdır, bu olgular için değişik ameliyatlar gerekebilir. ıdrar kaçırma ve sarkmada ilk yapılacak operasyon çok önemlidir. Eğer bu operasyon başarısız olursa sonraki düzeltmeler daha zor ve problemli olacaktır. Hekim olarak temel amacımız idrar kaçırma veya pelvik organ sarkması nedeni ile başvuran hastalarımızda yaşam kalitesini iyileştirmektir. Bunun için hastalarımızın temel şikâyetini belirlemek için dikkatli bir sorgulama yapmak ve buna sebep olan sarkma veya temel problemi anlayıp cerrahi planımızı yapmak olmalıdır. Aksi yönde yapılan müdahaleler yaşam kalitesini kötüleştirmektedir.'' İDRAR KAÇIRMA BİR HASTALIK DEĞİLDİR Jinekoloji kliniğine başvuran kadınların önemli bir kısmının idrar tutamama veya pelvik organ sarkmalarından yakındığını ifade eden Karateke, “Ancak bilinmelidir ki idrar tutamama bir hastalık değildir, idrar tutamamanın birçok sebebi olabilir. Örneğin Parkinson ve Alzheimer hastalığının ilk bulgusu olarak idrar kaçırma karşımıza çıkabilir. İdrar tutamamanın tedavisindeki başarı için anahtar nokta sebebin iyi araştırılıp tedaviye daha sonra başlamaktır" dedi. Kaynak : Bugün

Dikkat! Belki siz de hastasınız...

Salı, 22 Ocak 2008
Boğazınız tıkanıyor, kalbiniz hızlı mı atıyor? Ülkemizdeki 4.5 milyon kişi, ölüm korkusu, nefes alamama hissi, panik nöbetleri gibi psikolojik rahatsızlıklar yaşıyor Bunların 3.5 milyonunu da kadınlar oluşturuyor. Ama tedavi olmak için profesyonel yardım alanların çoğu erkek. Psikolojide uzun süreli endişe hali olarak tanımlanan anksiyete yani bunaltı bozuklukları yaşayanların sayısı gün geçtikçe artıyor. Türkiye'de sosyal anksiyete, yaygın bunaltı bozukluğu, obsesif, kompülsif bozukluk, panik bozukluğu, agorafobi ve özgül fobi olarak adlandırılan hastalıklara yakalanan toplam 4 buçuk milyon insan bulunuyor. Bunun 3 buçuk milyonunu ise kadınlar oluşturuyor. Toplumun yüzde 7'sinde görülen bu hastalıklar, kişilerin sosyal hayatlarını da etkiliyor . Anksiyeteye yakalananlar sürekli ölüm korkusu yaşadıkları için eve kapanıyor. Bir ortama girmeyi başaranların ise önce elleri titriyor, yüzleri kızarıyor. KORKMAYIN, YÜZLEŞİN Kalbin hızlı çarpması, nefes alamama, boğazda tıkanıklık hissi, ölüm korkusu bu psikolojik bozuklukların en önemli belirtileri arasında sayılıyor. Kadının sosyal ortama girememesi ise herhangi bir konuda fobi oluşturmasının en büyük etkeni. Hacettepe Üniversitesi "nden psikiyatr Prof. Dr. Cengiz Kılıç , erkeklerin kadınlardan daha fazla sosyal ortamda bulunmalarının, hastalıklarını fark etmelerine imkan sağladığını ifade etti. Kılıç , "Kadınlar yaşadıklarını günlük endişe hali olarak tanımlıyorlar. Dolayısıyla sorunlarını içlerinde yaşıyorlar. Genelde profesyonel yardım alanlar ise erkekler. Korkularınızla yüzleşirseniz bu hastalıklardan kurtulursunuz" diyor. Kaynak : Diplomat Haber

Kleptomani kadınlarda daha fazla görülüyor

Salı, 22 Ocak 2008
Trakya Üniversitesi (TÜ) Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Okan Çalıyurt, kleptomanin kadınlarda erkeklere göre daha sık görüldüğünün ortaya çıktığını belirterek, ''kleptomani kadınlarda 2-3 kat daha fazla görülüyor'' dedi. Doç. Dr. Çalıyurt, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kleptomanin, ''çalmaya karşı olan dürtülere karşı direnç gösterememe veya direnç göstermede zorluk yaşanan bir bozukluk'' olduğunu söyleyerek, kleptomaninin toplumdaki yaygınlığının tam olarak bilinmediğini söyledi. Kleptomaniklerin sosyal ve mesleki olarak önemli ölçüde yetersizlikler yaşadığını belirten Çalıyurt, bu bozukluğu yaşayan bireylerin evde veya iş yerlerinde sıklıkla çalma dürtülerinin zamansız ortaya çıkması nedeniyle işlerini ve konsantrasyonlarını engelleyen durumlarla karşılaştığını söyledi. Kleptomanide çalmaya karşı oluşan dürtülerin kişisel kullanım için gereksinilmeyen veya parasal maddi değeri olmayan nesnelere yönelik olduğunu ifade eden Çalıyurt, şunları kaydetti: ''Kleptomanisi olan bireyler hırsızlık davranışı öncesinde bir gerginlik yaşarlar ve bu gerginlik sürekli artış gösterir. Süreç ilerledikçe ve hırsızlık eylemi oluşunca kleptomanik bireyler eylemden haz alma, doyum sağlama duygusu yaşarlar ve rahatlama süreci başlar. Mağaza hırsızları içerisindeki bir grup, kleptomani nedeniyle hırsızlık yapmaktadırlar.'' Çalıyurt, kleptomaninin tedavisi mümkün bir psikiyatrik bozukluk olduğunu belirterek, kleptomanisi olan bireylerin bu durumu gizlemek ve saklamak yerine bir psikiyatriste başvurarak çözüm aramalarının en doğru davranış olacağını sözlerine ekledi. Kaynak : AA