‘Ergen Psikolojisi’ Kategorisi için Arşiv

İzmir’in ruhsal sorun haritası çıkarılacak

Pazar, 3 Şubat 2008
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı tarafından yürütülen "Şizofreni ve Diğer Psikotik Bozukluklarda Gen-Çevre Etkileşimi" konulu projeyle, İzmir’in rlarının haritası çıkarılacak. İZMİR’de ilk kez gerçekleştirilecek çalışmayla değişik gelir ve kentleşme düzeyi olan semtlerde psikiyatrik bozuklukların taranmasının amaçlandığını açıklayan Proje Yürütücüsü ve Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hayriye Elbi Mete, projenin Ege ve Dokuz Eylül Üniversitesi’nden öğretim üyelerinin dahil olduğu geniş bir araştırma ekibi tarafından yürütüldüğünü söyledi. Mete, TÜBİTAK destekli projenin, İzmir kent merkezini temsil eden 6 bin hanede devam edeceğini kaydedeke "Proje İzmir’de vatandaşlarımızın sosyodemografik bilgilerinin yanısıra toplumsal açıdan önem taşıyan bazı psikiyatrik rahatsızlıkların toplumdaki yaygınlığı açısından da bilgiler sunacak" dedi. Ege Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı’ndaki uzmanlar tarafından psikolog, hemşire, sağlık personelinden oluşan 10 kişilik bir ekibin özel olarak proje hakkında eğitildiğini kaydeden Prof. Mete, "Bu sayede kişilerde psikiyatrik bozukluklara özellikle de şizofreniye neden olan sosyal faktörler tanımlanabilecek. Bireylerin sosyal konumlarının ve yaşadıkları şehir bölgelerinin bazı psikiyatrik bozukluklara neden olup olmadğını belirlemeyi istiyoruz" diye konuştu. Projenin araştırma ekibinde Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Feride Aksu, Dokuz Eylül Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Köksal Alptekin, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Genetik Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Ferda Özkınay, Uzman Dr. Hüseyin Onay, Psikiyatri Anabilim Dalı’ndan Dr. İbrahim Tolga Binmay yer alıyor. Kaynak: İZMİR (DHA)

Tv İzlemek Psikolojiyi Bozuyor

Cumartesi, 2 Şubat 2008
Hacettepe Üniversitesi’nce yapılan bir araştırmaya göre, aşırı televizyon izleme alışkanlığı çocuklarda uyku bozukluğuna yol açıyor. Araştırmaya göre, yatmadan önce televizyon izlenmesi sonucunda parlak ışığın uyku/uyanıklık döngüsünü düzenleyen melatonin salgısını baskılaması veya yayında yer alan şiddetin olumsuz etki oluşturması, uyku sorunlarının ortaya çıkmasına neden oluyor. Uzmanlar, 2 yaşından küçük çocukların televizyon izlememesini, bu yaştan sonra ise günlük sürenin 2 saatle kısıtlanmasının gereğini işaret ediyor. Araştırmaya göre, ana okulundaki çocukların yüzde 65.2’si, ilk öğretimdekilerin ise yüzde 57.7’si günde 2 saatten fazla televizyon izliyor. Çocukların yüzde 25.4’ünün 2 yaşından önce televizyon izlemeye başladığı, yüzde 29.1’inin de televizyonu tek başına izlediği belirlendi. Televizyonun çocuklarda yarattığı etkilerin de irdelendiği araştırmaya göre, aileler, televizyonun çocuklarının genel kültürünü artırdığını, eğitimine katkıda bulunduğunu, toplumu tanımasını sağladığını, espri ve dil yeteneklerini geliştirdiğini, görsel algısını artırdığını, gelişimini hızlandırdığını düşünüyor. Ailelere göre, televizyon çocuklarda anti-sosyallik, arkadaşlarıyla ilişkilerde olumsuzluk, gereksiz korkular, duygu sömürüsü, şiddete eğilim, uykusuzluk, tembellik, okuma alışkanlığı ve sorumluluk duygusunun gelişmemesi ve yaratıcılığın azalması gibi sonuçlar da ortaya çıkarıyor. Televizyonda çocukları en fazla etkileyen şiddet türleri sırasıyla şöyle: Ölüm-cinayet (yüzde79.9), vücut parçaları (yüzde 79.5), kavgalar ve dayak görüntüleri (yüzde 76.3), çocuklara yönelik saldırganlık görüntüleri (yüzde 75.9), hasta insan (yüzde 74.8), şiddet görüntüleri (yüzde 73.1), hayvanlara yönelik şiddet (yüzde 73), kazalar (yüzde 71.1), aile içi şiddet görüntüleri (yüzde 69.9), ağlama-çığlık-dehşet sesleri-efektler (yüzde 68), yıkma-yakma-patlatma (yüzde 67.4), soygun-baskın-terör (yüzde63.9), doğal efektler (yüzde 54.6)… Yeri gelince veliler “Bunlar televizyon çocuğu, her şeyi biliyorlar” diyorlar. Ancak görünen o ki, çocuklarımızı televizyonla kontrolsüz şekilde karşı karşıya bırakmaya devam edersek, “televizyon çocuğu” kavramı, “psikolojisi bozulmuş çocuk” anlamında kullanılmaya başlanacak…

Bir Gecede Ne Kadar Nefessiz Kalıyorsunuz?

Cumartesi, 2 Şubat 2008
Uyku sırasında saatte 5 defadan fazla ve 10 saniyeden uzun süren solunum durmasının, kalp krizi, felç, depresyon ve konsantrasyon kaybı gibi sonuçlar doğurabileceği bildirildi. Çukurova Üniversitesi (ÇÜ) Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Barlas Aydoğan, yaptığı açıklamada, ''Uyku Apnesi'' bilinen uyku sırasında nefessiz kalmanın, günümüzün en yaygın rahatsızlıklarından biri olduğunu ve ihmal edilmemesi gerektiğini söyledi. Prof. Dr. Aydoğan, üst solunum yolu ve merkezi sinir sisteminin tembelliği ile ortaya çıkan nefessiz kalmanın, genellikle burundaki etler, kıkırdak eğirilikleri, küçük dil ile ilgili sorunlar, bademcikteki büyüme, çenenin küçük olması gibi nedenlerle ortaya çıktığını belirtti. Üst solunum yolunun uyku sırasında tekrar tekrar tıkanması ile kendini gösteren apnenin, kişinin gündelik yaşamını etkileyici, hatta ölümcül riskler taşıyan sonuçlar doğurabileceğini anlatan Prof. Dr. Aydoğan, şöyle konuştu: ''Uyku apnesine maruz kalan kişi, gün içinde aşırı uyku hali, konsantrasyon kaybı yaşar. Bunun yanı sıra sabah dinlenmeden kalkma, horlama, aşırı terleme, sık tuvalete gitme, ağızda kuruluk, dikkat eksikliği, konsantrasyon eksikliği, depresyon da apnenin sonuçlarıdır. Uyku sırasında kalbe düzenli oksijen gitmemesi kalp krizlerine, beyne oksijen gitmemesi ise felçlere neden olabilir. Bu tür şikayetler, göz ardı edilmemeli, kişi mutlaka uyku testine tabi tutulmalı.'' -''SAYISI VE SÜRESİ ÖNEMLİ''- Apnenin, uyku sırasında saatte 5 defadan fazla ve 10 saniyeden uzun süren solunum durması olarak adlandırıldığını belirten Prof. Dr. Barlas Aydoğan, bu sayının artmasının ise hastalığın şiddetini de artıracağını kaydetti. Apnenin tedavi öncesi olarak uzman doktor tarafından gruplandırılması gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Aydoğan, bunun için ise kişinin polisonografi denilen uyku testine tabi tutulması ve tedavisinin de test sonuçlarına göre yapılması gerektiğini bildirdi. Polisonografi ile kişinin gece boyunca, beyin dalgaları, göz hareketleri, solunum sayılarının kontrol edildiğini anlatan Prof. Dr. Aydoğan, değerlendirmeye göre cerrahi müdahale ve ilaçla tedavi yöntemlerinin uygulandığını kaydetti. Prof. Dr. Aydoğan, uyku apnesinden korunmak için aşırı kilonun yanı sıra, alkol, sigara, kafein içeren maddelerden de uzak durulması gerektiğini sözlerine ekledi. Kaynak:TV8

İşte kadınların en büyük kabusu

Salı, 22 Ocak 2008
Türkiye'de kadınların yüzde 17'si bu kabusu yaşadığı halde doktora gitmiyor. Türkiye'de kadınların yüzde 17'si diğer bir deyişle yaklaşık 9 kadından 1'i idrar kaçırma sorunuyla karşılaşıyor. Ancak bu sorunu yaşayan kadınların ise yarısına yakını utandığından ya da çaresiz olduğunu düşündüğünden doktora başvurmuyor, depresyona giriyor. Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Ateş Karateke, kadınların yaşam kalitesini oldukça kötü yönde etkileyen idrar kaçırmaya neden olan etkenlerin başında pelvik organ sarkmalarının geldiğini belirtti. Yaş, gebelik, doğum, genetik yatkınlık, menopoz, obezite, ağır kaldırmak, kronik öksürük ve ciddi kabızlığın pelvik organ sarkmalarına neden olabileceğine dikkat çeken Karateke, pelvik taban kaslarının ve bağ dokularının hasara en çok uğradıkları dönemin gebelik ve doğum olduğunu kaydetti. Karateke, vajinal doğum sayısı artıkça pelvik organların sarkma riski 4-11 kat arttığına dikkat çekti. PELVİK ORGAN SARKMALARI BÖBREK HASARINA NEDEN OLABİLİR Pelvik organ sarkmalarının ciddiyetinin yavaş yavaş ve zaman içinde arttığını ve bulguların hastalar tarafından başlangıçta kesin olarak bilinemeyeceğini belirten Karateke, “Ancak, cinsel ilişki sırasında hissedilen ağrı, kullanılan vajinal tamponun düşmesi, basınç hissi ve dışarı doğru sarkmanın olması ilk bulgu olabilir" dedi. Karateke, sorunun tedavi edilmemesi durumunda ciddi sarkmaların idrar yapamamaya ve böbrek hasarına neden olacağına dikkat çekti. İDRAR KAÇIRMA DEPRESYONA NEDEN OLUYOR Karateke, “Bu sorunu yaşayan kadınların ise yarısına yakını utandığından ya da çaresiz olduğunu düşündüğünden doktora başvurmuyor, bu nedenle de depresyona giriyor. ıdrar tutamama zaman içinde hastayı çevresinden uzaklaştırıp asosyal ve depresif bir yaşam şekline zorlayabilir" dedi. YANLIŞ TEDAVİ YAŞAM KALİTESİNİ BOZUYOR Türkiye’de yaklaşık dokuz kadından birinin, idrar kaçırma veya pelvik organ sarkması nedeni ile ameliyat olduğunu ve bunlar içinden üçte birinin tekrar ameliyat için başvurduğunu belirten Karateke, şunları kaydetti: “Öncelikle operasyondan önce hastalarla uzun uzun görüşmek, olguları her yönü ile değerlendirmek gerekir. Sarkma ve idrar tutamama cerrahisi yapan hekimlerin birçok ameliyat çeşidini başarı ile uygulayabilmesi gerekir. Çünkü her hastanın sarkma bölgesi, derecesi ve idrar tutamama şikâyeti farklı farklıdır, bu olgular için değişik ameliyatlar gerekebilir. ıdrar kaçırma ve sarkmada ilk yapılacak operasyon çok önemlidir. Eğer bu operasyon başarısız olursa sonraki düzeltmeler daha zor ve problemli olacaktır. Hekim olarak temel amacımız idrar kaçırma veya pelvik organ sarkması nedeni ile başvuran hastalarımızda yaşam kalitesini iyileştirmektir. Bunun için hastalarımızın temel şikâyetini belirlemek için dikkatli bir sorgulama yapmak ve buna sebep olan sarkma veya temel problemi anlayıp cerrahi planımızı yapmak olmalıdır. Aksi yönde yapılan müdahaleler yaşam kalitesini kötüleştirmektedir.'' İDRAR KAÇIRMA BİR HASTALIK DEĞİLDİR Jinekoloji kliniğine başvuran kadınların önemli bir kısmının idrar tutamama veya pelvik organ sarkmalarından yakındığını ifade eden Karateke, “Ancak bilinmelidir ki idrar tutamama bir hastalık değildir, idrar tutamamanın birçok sebebi olabilir. Örneğin Parkinson ve Alzheimer hastalığının ilk bulgusu olarak idrar kaçırma karşımıza çıkabilir. İdrar tutamamanın tedavisindeki başarı için anahtar nokta sebebin iyi araştırılıp tedaviye daha sonra başlamaktır" dedi. Kaynak : Bugün

Dikkat! Belki siz de hastasınız...

Salı, 22 Ocak 2008
Boğazınız tıkanıyor, kalbiniz hızlı mı atıyor? Ülkemizdeki 4.5 milyon kişi, ölüm korkusu, nefes alamama hissi, panik nöbetleri gibi psikolojik rahatsızlıklar yaşıyor Bunların 3.5 milyonunu da kadınlar oluşturuyor. Ama tedavi olmak için profesyonel yardım alanların çoğu erkek. Psikolojide uzun süreli endişe hali olarak tanımlanan anksiyete yani bunaltı bozuklukları yaşayanların sayısı gün geçtikçe artıyor. Türkiye'de sosyal anksiyete, yaygın bunaltı bozukluğu, obsesif, kompülsif bozukluk, panik bozukluğu, agorafobi ve özgül fobi olarak adlandırılan hastalıklara yakalanan toplam 4 buçuk milyon insan bulunuyor. Bunun 3 buçuk milyonunu ise kadınlar oluşturuyor. Toplumun yüzde 7'sinde görülen bu hastalıklar, kişilerin sosyal hayatlarını da etkiliyor . Anksiyeteye yakalananlar sürekli ölüm korkusu yaşadıkları için eve kapanıyor. Bir ortama girmeyi başaranların ise önce elleri titriyor, yüzleri kızarıyor. KORKMAYIN, YÜZLEŞİN Kalbin hızlı çarpması, nefes alamama, boğazda tıkanıklık hissi, ölüm korkusu bu psikolojik bozuklukların en önemli belirtileri arasında sayılıyor. Kadının sosyal ortama girememesi ise herhangi bir konuda fobi oluşturmasının en büyük etkeni. Hacettepe Üniversitesi "nden psikiyatr Prof. Dr. Cengiz Kılıç , erkeklerin kadınlardan daha fazla sosyal ortamda bulunmalarının, hastalıklarını fark etmelerine imkan sağladığını ifade etti. Kılıç , "Kadınlar yaşadıklarını günlük endişe hali olarak tanımlıyorlar. Dolayısıyla sorunlarını içlerinde yaşıyorlar. Genelde profesyonel yardım alanlar ise erkekler. Korkularınızla yüzleşirseniz bu hastalıklardan kurtulursunuz" diyor. Kaynak : Diplomat Haber

Kleptomani kadınlarda daha fazla görülüyor

Salı, 22 Ocak 2008
Trakya Üniversitesi (TÜ) Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Okan Çalıyurt, kleptomanin kadınlarda erkeklere göre daha sık görüldüğünün ortaya çıktığını belirterek, ''kleptomani kadınlarda 2-3 kat daha fazla görülüyor'' dedi. Doç. Dr. Çalıyurt, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kleptomanin, ''çalmaya karşı olan dürtülere karşı direnç gösterememe veya direnç göstermede zorluk yaşanan bir bozukluk'' olduğunu söyleyerek, kleptomaninin toplumdaki yaygınlığının tam olarak bilinmediğini söyledi. Kleptomaniklerin sosyal ve mesleki olarak önemli ölçüde yetersizlikler yaşadığını belirten Çalıyurt, bu bozukluğu yaşayan bireylerin evde veya iş yerlerinde sıklıkla çalma dürtülerinin zamansız ortaya çıkması nedeniyle işlerini ve konsantrasyonlarını engelleyen durumlarla karşılaştığını söyledi. Kleptomanide çalmaya karşı oluşan dürtülerin kişisel kullanım için gereksinilmeyen veya parasal maddi değeri olmayan nesnelere yönelik olduğunu ifade eden Çalıyurt, şunları kaydetti: ''Kleptomanisi olan bireyler hırsızlık davranışı öncesinde bir gerginlik yaşarlar ve bu gerginlik sürekli artış gösterir. Süreç ilerledikçe ve hırsızlık eylemi oluşunca kleptomanik bireyler eylemden haz alma, doyum sağlama duygusu yaşarlar ve rahatlama süreci başlar. Mağaza hırsızları içerisindeki bir grup, kleptomani nedeniyle hırsızlık yapmaktadırlar.'' Çalıyurt, kleptomaninin tedavisi mümkün bir psikiyatrik bozukluk olduğunu belirterek, kleptomanisi olan bireylerin bu durumu gizlemek ve saklamak yerine bir psikiyatriste başvurarak çözüm aramalarının en doğru davranış olacağını sözlerine ekledi. Kaynak : AA

Yuva yıkan cinsel sorular

Salı, 22 Ocak 2008

Psikolog-Evlilik Terapisti İlkim Öz Tan `Cinsel sorunlar evliliği cehenneme dönüştürüyor` dedi. Cinsel hayatı sağlıksız çiftlerin evlilikte birbirlerine tahammüllerinin kalmadığını söyleyen Tan, "Günah ve ayıp diye öğretildiği için Türk kadını cinselliği sevmiyor, güçlü Türk erkeğinin cinsellik cephesi de problemli" dedi.

Psikolog-Evlilik Terapisti İlkim Öz Tan, evlilikte cinsel uyumun çok önemli olduğunu, ama çiftlerin bu uyumu çok zor yakaladıklarını belirtti. Türkiye `de otuz yıllık evliliği boyunca hiç orgazm olmamış kadınların sayısının azımsanamayacak kadar fazla olduğunu belirten Tan, "Kimi kadın `orgazm` kelimesini dahi bilmezken, kimisi `orgazmı` kötü kadınlara, hayat kadınlarına ait bir duygu olarak görüyor. Hatta bu bakış açısına sahip erkekler de var. Bu erkekler için eşi orgazm olmamalı, olursa `kötü kadın!` olabilir" dedi. Tan, eşler arasında cinsel sorunlar varsa, evliliğin bir cehenneme dönebileceği uyarısında bulunarak, sağlıklı cinsel hayatları olmayan kadın ve erkeğin, evlilikte birbirlerine tahammülleri, hoşgörülerinin daha aza indiğini ve git gide yok olduğunu söyledi. İlkim Öz Tan, kadınlara cinsellik `ayıp`, `günah` olarak öğretildiği için, Türk kadınının cinselliği pek de sevimli bulmadığını kaydetti.

"Erkekler Neden Evlenir ?", "Kadınlar Neden Evlenir?", "Evlilik Aşkı Öldürür mü?" ve en son büyük ilgi gören "Kadınlara Yakışmayan Erkekler" isimli kitabın yazarı Psikolog-Evlilik Terapisti İlkim Öz Tan, `evlilerin cinsel sorunları` konusunda ilginç tespitlerde bulundu.

Evliliği, `paylaşıma dayanan bir yaşam tarzı` olarak tanımlayan Tan, bu yaşam tarzı içinde, duygusal paylaşım, düşüncelerin, alınacak kararların paylaşımı gibi pek çok birlikteliğin yanında, cinsel paylaşımın da son derece önemli olduğunun altını çizdi.

KABALIK CİNSEL SOĞUKLUK NEDENİ

Evlilikte eşler arasındaki cinsel aşkın ve cinsel uyumun önemi yüzdeye vurulduğunda, yüzde 70`lere kadar çıktığının görüldüğünü anlatan İlkim Öz Tan, "Eğer eşler arasında cinsel sorunlar varsa, evlilik bir cehenneme dönebiliyor. Evlilikte erkek cinselliği istiyor ancak eşini fazlasıyla kırmış ve üzmüşse, kadın cinsellikten uzaklaşıyor. `Bana bağırıp çağıran, aşağılayan, küfür eden eşime karşı buz gibi oluyorum ve onunla cinselliği istemiyorum` diyen pek çok kadın danışanım var. Erkekler bunu `cinsel ceza` olarak algılasalar da, kadının cinsel soğukluğunun temelinde, eşinin kaba sabalığı yatıyor" diye konuştu. Sağlıklı cinsel hayatları olmayan kadın ve erkeğin, evlilikte birbirlerine tahammülleri, hoşgörülerinin daha aza indiğini ve gitgide yok olduğunu vurgulayan Tan, şöyle devam etti:

TAKLİT EŞİTTİR İŞKENCE

Tüm evlilik hayatı boyunca, `orgazm` taklidi yapan kadınların sayısı da az değil. Salt eşini memnun etmek adına, taklit yapabiliyor kadınlar. Her cinsel birleşmede orgazm taklidi yapan kadın için, cinsellik ciddi bir baskı ve işkencedir. Kadınlar, eşleriyle olan cinsel yaşamlarında, anlayış bekliyorlar. Eşlerinin onlara karşı daha duyarlı ve nazik olmasını istiyorlar. Kadınlar, gün içinde kendisiyle ilgilenmeyen, kendisini aramayan, hal hatır sormayan, eve gelince sevgi dolu sarılmayan eşlerinin, sadece cinsellik akıllarına gelince, kendilerine dokunmalarından nefret ediyorlar. `Kocamın sadece canı sevişmek istediğinde bana yaklaşmasından daha itici bir şey yok benim için` diyen kadınlar hiç de haksız değil. Ya da evlenene kadar cinsellik `kötüdür` diye inandırılmış kadınlarımızın vajinismus hastalığına yakalanmalarına da şaşmamak gerek". Türk erkeğinin cinsel sorunlarını değerlendiren Tan, `güçlü kuvvetli` bilinen Türk erkeğinin aslında cinsellik cephesinde oldukça sorunları bulunduğuna dikkati çekti. Tan, sözlerini şöyle sürdürdü:

EVLİ AMA BAKİRE

"Ereksiyon (sertleşme) sorunu, erken boşalma gibi cinsel sorunlarını doktorlardan bile saklayan erkeklerin bazılarının, eşlerinin vajinalarının hangi bölgesi ile ilişkiye gireceğini bilemiyor olmaları da, dikkat çekici sorunlar arasında yer alıyor. Bu itirafı elbette ki erkekler yapmıyor. Kadınlar, eşleri ile cinsel ilişki yaşayamadıklarını, altı aydır ya da bir yıldır evli oldukları halde, hala bakire olduklarını söylerlerken, bunun nedeni, olarak şöyle diyorlar; `eşim benimle cinsel ilişkiye gireceği bölgeyi bir türlü bulamıyor.` Kadınlarımızın çoğunun kendi bedenini tanımaktan uzak olduğu gerçeğini göz önünde tutarsak, erkeklerin kadın bedenine yabancı olmasına da şaşmamak gerekiyor. Evlilikteki diğer sorunlarda olduğu gibi, cinsel sorunlarda da eşler uzman yardımı alsalar, bu sorunlar, çözümsüzlükten çıkar."

CİNSEL MUTSUZLUK HASTA EDİYOR

"Sevgi dolu ve olaylara pozitif yaklaşmak bir kenara, sinirli, kırıcı ve yıkıcı olabiliyorlar. Bu insanları; mutsuzluk sendromu, panik atak, depresyon gibi psikolojik rahatsızlıkların yanı sıra, kadınlarda rahim , meme kanseri, erkeklerde prostat kanseri gibi fiziksel hastalıkların bekleme oranı artıyor. Bunlara ek olarak, sosyal ve iş hayatlarında da sinirli, alıngan ve geçimsiz olabiliyorlar. Türkiye`de, evliliklerde yaşanan cinsel sorunların yoğunluğu, sanıldığından daha fazla. Kadınlarımıza cinsellik ayıp, günah olarak öğretildiğinden, Türk kadını cinselliği pek de sevimli bulmuyor. Otuz yıllık evliliği boyunca hiç orgazm olmamış ya da evliliğinde bir ömür orgazm olmamış kadınlarımızın sayısı azımsanacak gibi değil. Kimi kadın `orgazm` kelimesini dahi bilmezken, kimisi `orgazmı` kötü kadınlara, hayat kadınlarına ait bir yaşantı olarak tanımlıyor.

Kaynak : Bugün

Havasız ofis ortamı ağrıya neden oluyor

Pazartesi, 21 Ocak 2008
Havasız ortam ve hareketsiz yaşamın yol açtığı yorgunluk ve ağrı hissi, en çok ofiste çalışanlarda görülüyor. "Ofiste bile dinlenebilirsiniz" diyen Anadolu Sağlık Merkezi`nden ağrı uzmanı Prof. Dr. Ayşen Yücel egzersizin önemini vurguluyor.. Anadolu Sağlık Merkezi `nden Prof. Dr. Ayşen Yücel , konuyla ilgili soruları yanıtladı. * Yorgunluk birçok hastalığın belirtisi olması nedeniyle birçok hastalıkla karıştırılabiliyor, bu durum yanlış tedavilerin uygulanmasına neden oluyor mu? Evet, yanlış tedavi uygulanması oldukça sık karşılaşılan bir durum. Genelde bu hastalara; kas ağrısı, miyalji, psikayatrik bozukluk gibi birtakım tanılarla ağrı kesiciler ya da steroid olmayan romatizma ilaçları dediğimiz, piyasada satılan romatizma ilaçlarından veriliyor. Ancak bu ilaçlar hastalara geçici iyilik sağlıyor . Hastanın şikayetleri geçici bir süre yok oluyor ama sonra tekrar bir atak geliyor. Ve tıpkı miyofasyal ağrı gibi çok sıcak, çok soğuk, stres, ani gelen bir duygusal saldırı, hastaların bulgularının tekrar şiddetlenmesine neden oluyor. Özellikle ofislerde çalışan insanlarda bu hastalığa çok sık rastlanıyor. * Bahsettiğiniz bu belirtiler varsa hangi doktora gitmeli? Genellikle bu tür hastalar daha çok dahiliye uzmanına gidiyorlar. Belki başlangıç için doğru bir seçim olabilir çünkü en azından romatolojik bir hastalık mıdır yoksa başka bir patoloji var mı diye ayırıcı tanı konabilir. Ama bu hastalık için tek bir uzmanlık alanı söyleyemeyiz. Mutlaka psikiyatr, psikolog, fizik tedavi uzmanı ve ağrı uzmanı gibi farklı uzmanlık alanlarından hekimlerin ekip içinde bulunması gerekir. ORTA YAŞTA DİKKAT * Fibromiyalji nasıl bir hastalık? Genel olarak orta yaş hastalığı diyebiliriz. (30-50 yaş arası) Başlangıçta bazen stres olabiliyor ama her zaman da stresle başlaması şart değil. Kimi hastada aşırı yorgunlukla başlarken kimisinde de uyku hali, depresyonla başlayabiliyor. Her hastada da bu bulgular farklılık gösteriyor. O yüzden fibromiyalji en zor takip ve tedavi edilen hastalıklardan biri. * Psikolojik mi yoksa fizyolojik bir hastalık mı? Ciddi klinik araştırmalar yapılmış bu konuda. Hastalığın nedenine ilişkin çok çeşitli bilimsel bulgular var. Ancak sağlıkçılar halen bu sorunun yanıtında ikiye ayrılıyorlar. Bir grup bu hastalığın içinde depresyon, uyku bozukluğu, konsantrasyon bozukluğu olduğu için temelinin psikolojik olduğunu söylüyor. Psikolojik faktörler ve depresyonun yarattığı isteksizlik ve hareketsizlik sonucu kas ağrılarının oluştuğu düşünülüyor. Bilimsel çalışmaların sonuçlarına baktığımızda; tek başına psikolojik bozuklukların, oluşan klinik tabloyu açıklayamadığını görüyoruz. Ağrı ve yorgunluk açısından kasın bir özelliği var. Kaslarda, bizim sessiz reseptörler dediğimiz özel ağrı algılayıcıları bulunuyor ve bu algılayıcılara gelen uyarıların ağrı haline dönüşmesi -aynı şey yorgunluk için de geçerli- için uyarının devamlılığı önemli. Ağrılı bir uyarı kastaki sessiz reseptörleri etkileyemiyor. Bu reseptörlerin etkilenmesi için bir tetik nokta olması gerekiyor. Sürekli uyarılar bu tetik noktanın üzerine çıkınca, sessiz reseptörler aktif hale geliyor. Uyarı devam ettikçe, sessiz reseptörler uyarıyı beyne iletme konusunda öyle bir ateşleniyorlar ki hastanın kasılması ve ağrısı giderek şiddetleniyor. NERESİ AĞRIYOR? Ayrıca, vücut bu kadar fazla ağrıyı algılayınca, omurilik düzeyinde bir bilgi karmaşası oluyor. Diyelim ki ağrı dizin belirli bölgelerinden gelirken o bilgi karmaşası ağrının çok daha geniş sahadan geliyormuş gibi algılanmasına neden oluyor. Bu durumda hastanın başlangıçta daha küçük bir bölgede ağrısı varken, bu ağrılı bölge giderek genişliyor. Bu durumda hastanın yorgunluğu var, hasta hareket etmiyor, sessiz reseptörlerin devreye girmesi ile ağrılar başlıyor. Ağrı olunca hasta yine hareket etmiyor ve kaslardaki ağrı giderek yayılıyor, kas hassasiyeti artıyor. Bu tablo sonuçta bir kısır döngü haline geliyor. Tablo kronikleştikçe işin içine depresyon ve uyku bozuklukları da giriyor. Son yıllarda yapılan çalışmalarda fibromiyaljinin nöropatik ağrı sendromları arasında sayılması gerektiği ortaya kondu. Hatta bizim nöropatik ağrılarda kullandığımız bir ilacın fibromiyalji tedavisinde kullanılması için FDA `den onay aldığını biliyoruz. Bu da demek oluyor ki bu hastalık yalnızca psikolojik kaynaklı değil, fizyolojik mekanizmaların yol açtığı kompleks bir durum. * Bu hastalık cinsiyet ayrımı yapıyor mu? Kadınlarda yüzde 60-70 daha fazla görülüyor ancak bunun nedenini bilmiyoruz. Mesela migrenin kadınlarda daha çok görülmesinin altında hormonal farklılıklar olduğu iddia edilir ancak bu hastalık için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Kaynak: Sabah