‘Genel Psikiyatri’ Kategorisi için Arşiv

Merkezden çıkın

Cuma, 21 Mart 2008
Size bir şey danışmak istiyorum; ben panik atak hastasıyım ve ÖSS sınavına gireceğim. İlk olmayacak ama yine de çok korkuyorum ya bir şey olursa diye. Derin nefes alma egzersizini alışkanlık haline getirin . Bu tarz panik anlarında çok işinize yarayacak. Burnunuzdan üç kerede derin nefesinizi alıyorsunuz, iki saniye içinizde havayı tutuyorsunuz ve ağzınızdan bir kerede havayı dışarı bırakıyorsunuz. Olumlu telkin de çok önemli. "Her şey yolunda, ben iyiyim, rahatım, sakinim, huzurluyum, her şey çok iyi olacak&" gibi telkinleri alışkanlık haline getirmelisiniz. Panik atakla mücadelemizin diğer bir ayağını faaliyetler oluşturuyor. Kendinizi merkezden çıkartmadıkça bu rahatsızlıktan kurtulamazsınız. Başka insanların menfaati için çalışmayı alışkanlık haline getirmelisiniz. Bunun için hayatınızı yeniden gözden geçirmelisiniz. Ben kimim ve nelerle uğraşıyorum? Bu soruların cevabından yola çıkarak kendinize bir rota çizmelisiniz. Hayatın gerçekleri sadece ÖSS ile sınırlı değil. Sizin her daim iyi olmanız gerekiyor. İnsanlık sizden hizmet bekliyor. Bahar sendromu Şu bahar ayındaki sendromları giderebilmek için neler yapmak gerek? İmkanım yok doktora gidemiyorum. Yardıma ihtiyacım var özellikle bazı günlerde çok daha sıkıntılı geçiyor. O zaman ne tür ilaç kullanmamı tavsiye edersiniz?" Bol hareket sizin ilacınız. Vücudunuzda biriken enerjiyi ancak kullanarak vücudunuzdan atabilirsiniz. Temiz havaya çıkın ve bolca yürüyüş yapın. Bazı günler için de hareket etme imkanınız yok ise mümkün olduğunca insanlardan uzak olmaya gayret gösterin. Şayet bol hareket ederseniz enerjinizi atacağınızdan insanlarla da iletişimde sorun yaşamazsınız. Bu günlerde östrojen (oğul otu, ada çayı, anason, papatya & bunlardan birini seçin ve çay gibi demleyerek için) ve seratonin (kakao, karanfil , zencefil, muz , bulgur, havuç&) takviyesi sizi rahatlatacaktır. Korkular& 43 yaşındayım. 1 yıl önce babam ve ağabeyim kan problemi yüzünden rahatsızlık geçirdi. Bu rahatsızlığın sonucu genetik olduğu için bende de var ve beni rahatsız etmeye başladı. Bir yıl önce bu korkuyu yaşadım. 1 ay önce ağabeyimi kaybettim. Bu bende çok büyük bir problem oldu. Şu anda içimde bir korku var. Bu ölüm korkusu, bıraktığı yükü taşıyamama korkusu ve her an kötü bir haber alacakmışım duygusu gibi halk dilinde yürek kabarıklığı denen olay mevcut. Henüz atamadım. Yazılarınızı devamlı takip ediyorum. Oğul otuna devam ediyorum. Bu arada muayene olduğum psikiyatrist panik atak teşhisi koyup ilaç önerdi ama ben kullanmak istemiyorum. Sizin önerileriniz nelerdir? Teşekkürler." Korkular& Yaşamış olduğunuz durum anksiyete, yani kaygı bozukluğu. Panik bozukluk teşhisi koyabilecek belirtilere dair hiçbir ipucu yok yazdıklarınızda. Kaygı: Kişinin davranışlarını ve sosyal hayatını kısıtlayan; stres, gerilim ve huzursuzluk halidir. Panik bozukluk: Aniden ve beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan; kalp çarpıntısı, terleme, titreme, göğüs ağrısı, nefes almada güçlük, kişinin kendini çıldıracakmış gibi hissetmesi şeklinde görülen yoğun bir kaygı nöbetidir. Şimdi buradan bakıldığında sizin kaygılarınız ile mücadele etmeniz gerekiyor. Bunu sağlamanın tek yolu da zihni meşgul etmektir. Zihninizi farklı faaliyetler ile meşgul etmedikçe bu kaygılar sizde var olacak ve sizi günlük hayattan alıkoyacaktır. Derhal aktivitelere başlamalısınız. Mesleki, sporsal, sosyal ve sanatsal faaliyetleriniz olmalı. Bu faaliyetler sizi rahatlatacak ve zihninizi meşgul edecektir. Oğul otuna iki ay boyunca devam edin . İki ayın sonunda oğul otu yerine anason veya papatya çayına başlayabilirsiniz.

Yaşlılar aile içi şiddete maruz kalıyor

Cuma, 21 Mart 2008
Yaşlılık döneminde statü kaybeden, bağımlılık ve kaza riski artan, fiziksel yetenekleri azalan, pek çok kronik hastalıkla baş başa kalan yaşlılar, özellikle aile içinde fiziksel, psikolojik, cinsel ve ekonomik istismara maruz kalıyor. Modern toplum yapısı, gelenek ve göreneklerin zaman içinde değişmesi ve yaşam şartlarının zorlaşması gibi pek çok nedenden ötürü, son yıllarda yaşlılara yapılan istismar ciddi oranlarda artış gösteriyor. İstanbul `da huzurevlerine başvuran yaşlılarla yapılmış bir çalışmaya göre, aile içerisinde yaşlıların yüzde 25.7`si fiziksel, yüzde 14.7`si ekonomik istismara maruz kalıyor, yüzde 18`1`i de ihmal ediliyor. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı Yrd . Doç . Dr. Ahmet Turla, AA muhabirine yaptığı açıklamada, yaşlılığın önüne geçilmesi mümkün olmayan biyolojik, kronolojik , sosyal yönleri ve sorunları olan bir süreç olduğunu söyledi. İnsanın, doğumla başlayan sürecin başlangıcında ve son döneminde sosyal ya da fiziksel olarak başkalarına bağımlı olduğunu anlatan Turla, Dünya Sağlık Örgütü `nün (DSÖ ) 65, BM `nin 60 yaşı ``yaşlılık sınırı`` olarak kabul ettiğini söyledi. Turla, yaşlanmayla birlikte ortaya çıkan fizyolojik ve anatomik değişikliklerin tüm sistemleri etkilediğini, fiziksel güç ve hareketlerde sınırlılıkların, duygusal zayıflıkların, ruhsal sorunların ve kronik hastalıkların ortaya çıktığını anlattı. Turla, ``Yapılan araştırmalarda, 65 yaş üzerindeki yaşlıların yüzde 65`inde en az 3, 79 yaşın üzerindekilerin yüzde 75`inde en az 4 hastalığın birden görüldüğü belirlenmiştir. Özellikle yaşlılar düşme ve diğer kazalar açısından topluma kıyasla 3 kat daha fazla risk altındadır. Osteoporoz ve osteoartroz gibi kemik yapısındaki değişikliklerden dolayı kırıklara da daha yatkındır`` dedi. -YAŞAM ŞARTLARI YAŞLILARI YALNIZLAŞTIRDI``- Yaşlılık çağında depresyon sıklığının yüzde 15-20, ağır depresyon sıklığının yüzde 3 oranında görüldüğünü, hastanede yatan olgularda ise bu oranın yüzde 30`lara kadar yükseldiğini belirten Turla, bu yaş grubunda depresyona bağlı intiharların ve ilaç zehirlenmelerinin arttığını söyledi. Turla, modern toplum yapısı, gelenek ve göreneklerin zaman içinde değişmesi ve yaşam şartlarının zorlaşması, gibi pek çok nedenden ötürü, son yıllarda yaşlılara yapılan istismarın ciddi oranlarda artış gösterdiğini dile getirerek, şunları kaydetti: ``Köyden kente göçün fazla olduğu bölgelerde bu durum daha da hissedilir boyutlardadır. Kırsal kesimde, geleneksel aile yapısı içerisinde, mükemmel anlamda olmasa da alışılagelmiş şekilde aile, yakın çevre, komşu ve diğerlerinden ilgi görerek hayatını sürdüren yaşlılar, büyük kentlerde, bu desteklerin bir kısmını ve bazen de hepsini kaybetmekte ve yalnızlaşmaktadırlar. Geçim sıkıntısı, çalışma yaşındaki aile bireylerinin ev dışında iş yapma durumunda olmaları, ailenin en yaşlı bireylerinin, geleneksel olarak aile içinde görmekte oldukları ilgiyi azaltmış ve bazen de bitirmiştir. Bu da yaşlıları depresyona sokabilmektedir.`` -``YAŞLI İSTİSMARI ARTIYOR``- Turla, genel olarak yaşlı istismarının, ``yaşlı bireyin sağlık veya iyilik halini tehdit eden veya zarar veren herhangi bir davranış`` olarak tanımlandığını söyledi. İstismarın, fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik olabileceğini belirten Turla, ABD `de 36 milyondan fazla 65 yaş üstü kişinin 600 bininin yardıma muhtaç şekilde hayatlarını sürdürdüğünü, bu yaşlıların özellikle kendi evlerinde istismar ve ihmale uğradıklarını kaydetti. ABD `de her yıl 1-2 milyon yaşlının travmaya uğradığını, çeşitli istismar türlerine maruz kaldığını anlatan Turla, ``Rapor altına alınmamış olgular da düşünüldüğünde oldukça fazla sayıda yaşlı istismar edilmektedir`` dedi. Turla, yaşlıların genellikle istismar veya ihmale uğradıklarını bildirmediklerini ifade ederek, ``Bunu söylediklerinde tekrar şiddete maruz kalacaklarını, aile üyeleriyle bağlarının kopacağını ve bu durumu bildirmeleri halinde sosyal bir kuruma gideceklerinden, polisin bu durumu yeterince önemli bulmayacağından korkmaktadırlar`` diye konuştu. -``TÜRKİYE `DEKİ SONUÇLAR YÜZ GÜLDÜRÜCÜ DEĞİL``- Türkiye `de de bu konuda yapılan çalışma sonuçlarının yüz güldürücü olmadığına işaret eden Turla, şunları kaydetti: ``İstanbul `da huzurevlerine başvuran yaşlılarda yapılmış bir çalışmada, yaşlıların aile içerisinde yüzde 25.7`sinin fiziksel, yüzde 14.7`sinin ekonomik istismara maruz kaldığı, ihmale uğrayanların oranının yüzde 18.1 olduğu saptanmıştır. Bu yaşlıların yarıdan fazlası ailesinin yaşlı ile yaşamak istemediğini düşünmektedirler.`` Turla, ``İzmir `de 204 yaşlı üzerinde yapılan bir çalışmada yaşlıların yüzde 1`inin fiziksel istismara maruz kaldığı, yüzde 3.5`inin ihmal edildiği, istismarcının büyük oranda oğlu ya da kocası olduğu, yüzde 2.5`inin gelirinin kendi izni olmadan zorla harcandığı, yüzde 7`sinin ise gelirinden yarar sağlamaya çalışan kişiler olduğunu saptanmıştır`` diye konuştu. Yurt dışında yapılan bir çalışmada, yaşlı istismarında cinsiyetler arasında belirgin bir fark olmadığının tespit edildiğini ancak bazı çalışmalarda da istismara uğrayanların çoğunun fiziksel ve zihinsel sorunu olan yaşlı kadınlardan oluştuğunu belirten Turla, 60 olgunun incelendiği bir çalışmada da istismar edilenlerin genellikle 70 yaş üstü beyaz ve dul kadınlar olduğunu söyledi. Turla, ``Irk ve istismar tipi arasındaki ilişkiyi araştıran bir çalışmada da beyazların daha çok fiziksel ve parasal istismara uğradığı ve bunların yüzde 80`inin kendi evinde kalan yaşlılar olduğu belirtilmektedir`` dedi. İstismarı uygulayan kişilerin genellikle geçmişlerinde yaşanmış şiddet öyküleri olduğuna dikkati çeken Turla, istismar eden bireylerin çoğunlukla şiddetin var olduğu ailelerde yetiştiğinin gözlendiğini söyledi. -İSTİSMARA UĞRAYAN YAŞLILARDA BULGULAR- İstismarın türüne göre belirtilerin farklı olduğunu belirten Turla, başlıca bulguları şöyle sıraladı: ``-Yaşlının bakıcısı olmaksızın 3. kişilerle görüşmesine izin verilmemesi, -Yaşlıya karşı yardımın azaltılması, -Aile üyelerinin ya da bakıcısının yaşlıdan utanması, -Bakıcının yaşlıya yönelik saldırgan davranışları, -Yaşlı ile ilgilenenlerin istismar öyküleri, -Bakıcının alkol ya da ilaç probleminin olması, -Bakıcı tarafından gerçek dışı sevgi gösterilmesi, -Bakıcının ya da kurumun uygun olmayan savunma yapması.`` Turla, bu konuda sağlık kuruluşlarına yapılan başvurularda olguların genellikle kaza olarak bildirildiğini belirterek, hekimlerin bu tür durumlarda daha dikkatli olması gerektiğini bildirdi. Kaynak:Haber7

Depresif anne-babanın hasta çocuğu

Perşembe, 20 Mart 2008
BBC - LONDRA - İngiltere `nin Rochester Üniversitesi `nde yapılan bir araştırma, endişeli ve depresif anne-babaların çocuklarının daha sık hasta olduğunu ortaya koyarken, aynı zamanda stresle bağışıklık sisteminin aktifliği arasında güçlü bağlantılar buldu. Araştırmada 169 çocuk ve ebeveynleri üç yıl boyunca takip edilirken, anne-babalardan çocuklarının hastalıklarını kaydetmeleri ve altı ayda bir psikiyatrik değerlendirmelere girmeleri istendi. Sonuçta, daha yüksek `duygusal stres` altında bulunan ebeveynlerin çocuklarının diğer çocuklara oranla çok daha fazla hastalandığı ortaya çıktı. Ayrıca, stresli anne-babalara sahip çocukların kanında daha fazla bağışık hücre bulunduğu görüldü. Bilim insanlarına göre kayıtları ailelerin tutmasına izin vermek sonuçları etkilemiş olabilir fakat gene de sonuçlar, aile içi stresin çocuk sağlığı üzerinde büyük etkisi olduğuna işaret ediyor. Bristol Üniversitesi `nden Dr. David Jessop ise, "Bence çocuklar bunlarla baş edebilecek kadar kuvvetli. Bu yüzden anne-babalar sonuçları fazla kafasına takmamalı" diyor.

AKUT STRES BOZUKLUĞU

Pazar, 3 Şubat 2008

Akut Stres BozukluğuAkut Stres Bozukluğunun Tanımı Nedir? Kişi, yaşamsal bir tehdit ya da gerçek bir ölüm içeren bir olaya şahit ya da dahil olduysa, kendisine ya da başkalarına karşı fiziksel şiddet veya yaralama gerçekleştiyse ve kişinin bu olayı takip eden bir ay içinde korku ve çaresizlik içeren tepkiler verdiği gözlemleniyorsa akut stres bozukluğu ortaya çıkmaktadır. Tanı, post travmatik stres bozukluğu gözlemlenen kişileri ayırt edebilmek için geliştirilmiştir. Bu bozukluk, yeni bir tür olmasına karşın, yıllardır “kabuk şoku” (shell shock) olarak adlandırıldığı bilinmekteydi. Ayrıca yalnızca, Amerikan iç savaşından dönen askerlerde görüldüğü için, askerlere özgü bir durum olduğu düşünülmekteyken, sivillerde de bu rahatsızlığa rastlanabileceği anlaşılmıştır. Akut stres bozukluğu kısa süre önce tam olarak aydınlanan bir konudur. Çünkü bir travma yaşadıktan sonra kişilerde post travmatik stres bozukluğuna benzer belirtiler de görülebilmektedir. Travmanın hem tıbbi hem de psikiyatrik açıklamaları bulunmaktadır. Tıbben travma, vücutta ciddi ve kritik yaralanma, şok ya da hasar oluşmasına işaret etmektedir. Bu açıklama genellikle acil serviste kullanılan bir alanı tanımlamaktadır. Psikiyatride travma, duygusal acı veren üzücü ya da şok edici ve genellikle uzun süreli fiziksel veya ruhsal etkiler oluşturan tecrübeleri karşılayan farklı bir anlama denk gelmektedir. Psikiyatrik travma ya da duygusal hasar, aslında uç bir olaya verilebilecek normal bir tepkidir. Beynin derinliklerindeki yapılarda tutulan stres yaratıcı olayla ilgili duygusal anılar oluşturmayı kapsar. Yaygın olarak, travmatik olay ne kadar doğrudan yaşanırsa, duygusal hasar alma riskinin de o denli yüksek olacağına inanılmaktadır. Sınıfta gerçekleşen bir silahlı yaralama olayını ele alırsak, yaralanan öğrenci en ağır duygusal hasarı alacaktır. Sınıf arkadaşının yaralandığını gören öğrenci de, olay gerçekleştiğinde okulun başka bir kısmında bulunan diğer bir öğrenciye oranla daha fazla etkilenmiş olacaktır. Ancak ikinci elden şiddete maruz kalmak bile çok travmatik olacaktır. Bu nedenle şiddete ya da bir afete, yalnızca medya vasıtasıyla bile olsa tanık olmuş tüm çocuk ve ergenlerin, duygusal sıkıntılar yaşayıp yaşamadıkları anlamında dikkatlice izlenmeleri gerekmektedir. Akut Stres Bozukluğunun Belirtileri Nelerdir? Akut stres bozukluğu tanısı koymak için, yaşanan travmadan sonraki bir ay içinde belirtilerin iki gün ya da dört haftalık bir süre boyunca görülebilmesi gerekmektedir. Bir kişide akut stres bozukluğu olduğunu söyleyebilmek için, kişide gözlenen belirtilerin başka bir ruhsal ya da tıbbi rahatsızlık ile açıklanamaması gerekmektedir. Eğer belirtilerin görülme süresi bir ayı geçerse, yaşanan rahatsızlığın adı artık post travmatik stres bozukluğu olacaktır. Belirtiler arasında aşağıdakiler sayılabilmektedir: Detay için tıklayın Veritas PDF Arşivi

İzmir’in ruhsal sorun haritası çıkarılacak

Pazar, 3 Şubat 2008
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı tarafından yürütülen "Şizofreni ve Diğer Psikotik Bozukluklarda Gen-Çevre Etkileşimi" konulu projeyle, İzmir’in rlarının haritası çıkarılacak. İZMİR’de ilk kez gerçekleştirilecek çalışmayla değişik gelir ve kentleşme düzeyi olan semtlerde psikiyatrik bozuklukların taranmasının amaçlandığını açıklayan Proje Yürütücüsü ve Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hayriye Elbi Mete, projenin Ege ve Dokuz Eylül Üniversitesi’nden öğretim üyelerinin dahil olduğu geniş bir araştırma ekibi tarafından yürütüldüğünü söyledi. Mete, TÜBİTAK destekli projenin, İzmir kent merkezini temsil eden 6 bin hanede devam edeceğini kaydedeke "Proje İzmir’de vatandaşlarımızın sosyodemografik bilgilerinin yanısıra toplumsal açıdan önem taşıyan bazı psikiyatrik rahatsızlıkların toplumdaki yaygınlığı açısından da bilgiler sunacak" dedi. Ege Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı’ndaki uzmanlar tarafından psikolog, hemşire, sağlık personelinden oluşan 10 kişilik bir ekibin özel olarak proje hakkında eğitildiğini kaydeden Prof. Mete, "Bu sayede kişilerde psikiyatrik bozukluklara özellikle de şizofreniye neden olan sosyal faktörler tanımlanabilecek. Bireylerin sosyal konumlarının ve yaşadıkları şehir bölgelerinin bazı psikiyatrik bozukluklara neden olup olmadğını belirlemeyi istiyoruz" diye konuştu. Projenin araştırma ekibinde Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Feride Aksu, Dokuz Eylül Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Köksal Alptekin, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Genetik Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Ferda Özkınay, Uzman Dr. Hüseyin Onay, Psikiyatri Anabilim Dalı’ndan Dr. İbrahim Tolga Binmay yer alıyor. Kaynak: İZMİR (DHA)

Tv İzlemek Psikolojiyi Bozuyor

Cumartesi, 2 Şubat 2008
Hacettepe Üniversitesi’nce yapılan bir araştırmaya göre, aşırı televizyon izleme alışkanlığı çocuklarda uyku bozukluğuna yol açıyor. Araştırmaya göre, yatmadan önce televizyon izlenmesi sonucunda parlak ışığın uyku/uyanıklık döngüsünü düzenleyen melatonin salgısını baskılaması veya yayında yer alan şiddetin olumsuz etki oluşturması, uyku sorunlarının ortaya çıkmasına neden oluyor. Uzmanlar, 2 yaşından küçük çocukların televizyon izlememesini, bu yaştan sonra ise günlük sürenin 2 saatle kısıtlanmasının gereğini işaret ediyor. Araştırmaya göre, ana okulundaki çocukların yüzde 65.2’si, ilk öğretimdekilerin ise yüzde 57.7’si günde 2 saatten fazla televizyon izliyor. Çocukların yüzde 25.4’ünün 2 yaşından önce televizyon izlemeye başladığı, yüzde 29.1’inin de televizyonu tek başına izlediği belirlendi. Televizyonun çocuklarda yarattığı etkilerin de irdelendiği araştırmaya göre, aileler, televizyonun çocuklarının genel kültürünü artırdığını, eğitimine katkıda bulunduğunu, toplumu tanımasını sağladığını, espri ve dil yeteneklerini geliştirdiğini, görsel algısını artırdığını, gelişimini hızlandırdığını düşünüyor. Ailelere göre, televizyon çocuklarda anti-sosyallik, arkadaşlarıyla ilişkilerde olumsuzluk, gereksiz korkular, duygu sömürüsü, şiddete eğilim, uykusuzluk, tembellik, okuma alışkanlığı ve sorumluluk duygusunun gelişmemesi ve yaratıcılığın azalması gibi sonuçlar da ortaya çıkarıyor. Televizyonda çocukları en fazla etkileyen şiddet türleri sırasıyla şöyle: Ölüm-cinayet (yüzde79.9), vücut parçaları (yüzde 79.5), kavgalar ve dayak görüntüleri (yüzde 76.3), çocuklara yönelik saldırganlık görüntüleri (yüzde 75.9), hasta insan (yüzde 74.8), şiddet görüntüleri (yüzde 73.1), hayvanlara yönelik şiddet (yüzde 73), kazalar (yüzde 71.1), aile içi şiddet görüntüleri (yüzde 69.9), ağlama-çığlık-dehşet sesleri-efektler (yüzde 68), yıkma-yakma-patlatma (yüzde 67.4), soygun-baskın-terör (yüzde63.9), doğal efektler (yüzde 54.6)… Yeri gelince veliler “Bunlar televizyon çocuğu, her şeyi biliyorlar” diyorlar. Ancak görünen o ki, çocuklarımızı televizyonla kontrolsüz şekilde karşı karşıya bırakmaya devam edersek, “televizyon çocuğu” kavramı, “psikolojisi bozulmuş çocuk” anlamında kullanılmaya başlanacak…

Bir Gecede Ne Kadar Nefessiz Kalıyorsunuz?

Cumartesi, 2 Şubat 2008
Uyku sırasında saatte 5 defadan fazla ve 10 saniyeden uzun süren solunum durmasının, kalp krizi, felç, depresyon ve konsantrasyon kaybı gibi sonuçlar doğurabileceği bildirildi. Çukurova Üniversitesi (ÇÜ) Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Barlas Aydoğan, yaptığı açıklamada, ''Uyku Apnesi'' bilinen uyku sırasında nefessiz kalmanın, günümüzün en yaygın rahatsızlıklarından biri olduğunu ve ihmal edilmemesi gerektiğini söyledi. Prof. Dr. Aydoğan, üst solunum yolu ve merkezi sinir sisteminin tembelliği ile ortaya çıkan nefessiz kalmanın, genellikle burundaki etler, kıkırdak eğirilikleri, küçük dil ile ilgili sorunlar, bademcikteki büyüme, çenenin küçük olması gibi nedenlerle ortaya çıktığını belirtti. Üst solunum yolunun uyku sırasında tekrar tekrar tıkanması ile kendini gösteren apnenin, kişinin gündelik yaşamını etkileyici, hatta ölümcül riskler taşıyan sonuçlar doğurabileceğini anlatan Prof. Dr. Aydoğan, şöyle konuştu: ''Uyku apnesine maruz kalan kişi, gün içinde aşırı uyku hali, konsantrasyon kaybı yaşar. Bunun yanı sıra sabah dinlenmeden kalkma, horlama, aşırı terleme, sık tuvalete gitme, ağızda kuruluk, dikkat eksikliği, konsantrasyon eksikliği, depresyon da apnenin sonuçlarıdır. Uyku sırasında kalbe düzenli oksijen gitmemesi kalp krizlerine, beyne oksijen gitmemesi ise felçlere neden olabilir. Bu tür şikayetler, göz ardı edilmemeli, kişi mutlaka uyku testine tabi tutulmalı.'' -''SAYISI VE SÜRESİ ÖNEMLİ''- Apnenin, uyku sırasında saatte 5 defadan fazla ve 10 saniyeden uzun süren solunum durması olarak adlandırıldığını belirten Prof. Dr. Barlas Aydoğan, bu sayının artmasının ise hastalığın şiddetini de artıracağını kaydetti. Apnenin tedavi öncesi olarak uzman doktor tarafından gruplandırılması gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Aydoğan, bunun için ise kişinin polisonografi denilen uyku testine tabi tutulması ve tedavisinin de test sonuçlarına göre yapılması gerektiğini bildirdi. Polisonografi ile kişinin gece boyunca, beyin dalgaları, göz hareketleri, solunum sayılarının kontrol edildiğini anlatan Prof. Dr. Aydoğan, değerlendirmeye göre cerrahi müdahale ve ilaçla tedavi yöntemlerinin uygulandığını kaydetti. Prof. Dr. Aydoğan, uyku apnesinden korunmak için aşırı kilonun yanı sıra, alkol, sigara, kafein içeren maddelerden de uzak durulması gerektiğini sözlerine ekledi. Kaynak:TV8

İşte kadınların en büyük kabusu

Salı, 22 Ocak 2008
Türkiye'de kadınların yüzde 17'si bu kabusu yaşadığı halde doktora gitmiyor. Türkiye'de kadınların yüzde 17'si diğer bir deyişle yaklaşık 9 kadından 1'i idrar kaçırma sorunuyla karşılaşıyor. Ancak bu sorunu yaşayan kadınların ise yarısına yakını utandığından ya da çaresiz olduğunu düşündüğünden doktora başvurmuyor, depresyona giriyor. Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Ateş Karateke, kadınların yaşam kalitesini oldukça kötü yönde etkileyen idrar kaçırmaya neden olan etkenlerin başında pelvik organ sarkmalarının geldiğini belirtti. Yaş, gebelik, doğum, genetik yatkınlık, menopoz, obezite, ağır kaldırmak, kronik öksürük ve ciddi kabızlığın pelvik organ sarkmalarına neden olabileceğine dikkat çeken Karateke, pelvik taban kaslarının ve bağ dokularının hasara en çok uğradıkları dönemin gebelik ve doğum olduğunu kaydetti. Karateke, vajinal doğum sayısı artıkça pelvik organların sarkma riski 4-11 kat arttığına dikkat çekti. PELVİK ORGAN SARKMALARI BÖBREK HASARINA NEDEN OLABİLİR Pelvik organ sarkmalarının ciddiyetinin yavaş yavaş ve zaman içinde arttığını ve bulguların hastalar tarafından başlangıçta kesin olarak bilinemeyeceğini belirten Karateke, “Ancak, cinsel ilişki sırasında hissedilen ağrı, kullanılan vajinal tamponun düşmesi, basınç hissi ve dışarı doğru sarkmanın olması ilk bulgu olabilir" dedi. Karateke, sorunun tedavi edilmemesi durumunda ciddi sarkmaların idrar yapamamaya ve böbrek hasarına neden olacağına dikkat çekti. İDRAR KAÇIRMA DEPRESYONA NEDEN OLUYOR Karateke, “Bu sorunu yaşayan kadınların ise yarısına yakını utandığından ya da çaresiz olduğunu düşündüğünden doktora başvurmuyor, bu nedenle de depresyona giriyor. ıdrar tutamama zaman içinde hastayı çevresinden uzaklaştırıp asosyal ve depresif bir yaşam şekline zorlayabilir" dedi. YANLIŞ TEDAVİ YAŞAM KALİTESİNİ BOZUYOR Türkiye’de yaklaşık dokuz kadından birinin, idrar kaçırma veya pelvik organ sarkması nedeni ile ameliyat olduğunu ve bunlar içinden üçte birinin tekrar ameliyat için başvurduğunu belirten Karateke, şunları kaydetti: “Öncelikle operasyondan önce hastalarla uzun uzun görüşmek, olguları her yönü ile değerlendirmek gerekir. Sarkma ve idrar tutamama cerrahisi yapan hekimlerin birçok ameliyat çeşidini başarı ile uygulayabilmesi gerekir. Çünkü her hastanın sarkma bölgesi, derecesi ve idrar tutamama şikâyeti farklı farklıdır, bu olgular için değişik ameliyatlar gerekebilir. ıdrar kaçırma ve sarkmada ilk yapılacak operasyon çok önemlidir. Eğer bu operasyon başarısız olursa sonraki düzeltmeler daha zor ve problemli olacaktır. Hekim olarak temel amacımız idrar kaçırma veya pelvik organ sarkması nedeni ile başvuran hastalarımızda yaşam kalitesini iyileştirmektir. Bunun için hastalarımızın temel şikâyetini belirlemek için dikkatli bir sorgulama yapmak ve buna sebep olan sarkma veya temel problemi anlayıp cerrahi planımızı yapmak olmalıdır. Aksi yönde yapılan müdahaleler yaşam kalitesini kötüleştirmektedir.'' İDRAR KAÇIRMA BİR HASTALIK DEĞİLDİR Jinekoloji kliniğine başvuran kadınların önemli bir kısmının idrar tutamama veya pelvik organ sarkmalarından yakındığını ifade eden Karateke, “Ancak bilinmelidir ki idrar tutamama bir hastalık değildir, idrar tutamamanın birçok sebebi olabilir. Örneğin Parkinson ve Alzheimer hastalığının ilk bulgusu olarak idrar kaçırma karşımıza çıkabilir. İdrar tutamamanın tedavisindeki başarı için anahtar nokta sebebin iyi araştırılıp tedaviye daha sonra başlamaktır" dedi. Kaynak : Bugün

Dikkat! Belki siz de hastasınız...

Salı, 22 Ocak 2008
Boğazınız tıkanıyor, kalbiniz hızlı mı atıyor? Ülkemizdeki 4.5 milyon kişi, ölüm korkusu, nefes alamama hissi, panik nöbetleri gibi psikolojik rahatsızlıklar yaşıyor Bunların 3.5 milyonunu da kadınlar oluşturuyor. Ama tedavi olmak için profesyonel yardım alanların çoğu erkek. Psikolojide uzun süreli endişe hali olarak tanımlanan anksiyete yani bunaltı bozuklukları yaşayanların sayısı gün geçtikçe artıyor. Türkiye'de sosyal anksiyete, yaygın bunaltı bozukluğu, obsesif, kompülsif bozukluk, panik bozukluğu, agorafobi ve özgül fobi olarak adlandırılan hastalıklara yakalanan toplam 4 buçuk milyon insan bulunuyor. Bunun 3 buçuk milyonunu ise kadınlar oluşturuyor. Toplumun yüzde 7'sinde görülen bu hastalıklar, kişilerin sosyal hayatlarını da etkiliyor . Anksiyeteye yakalananlar sürekli ölüm korkusu yaşadıkları için eve kapanıyor. Bir ortama girmeyi başaranların ise önce elleri titriyor, yüzleri kızarıyor. KORKMAYIN, YÜZLEŞİN Kalbin hızlı çarpması, nefes alamama, boğazda tıkanıklık hissi, ölüm korkusu bu psikolojik bozuklukların en önemli belirtileri arasında sayılıyor. Kadının sosyal ortama girememesi ise herhangi bir konuda fobi oluşturmasının en büyük etkeni. Hacettepe Üniversitesi "nden psikiyatr Prof. Dr. Cengiz Kılıç , erkeklerin kadınlardan daha fazla sosyal ortamda bulunmalarının, hastalıklarını fark etmelerine imkan sağladığını ifade etti. Kılıç , "Kadınlar yaşadıklarını günlük endişe hali olarak tanımlıyorlar. Dolayısıyla sorunlarını içlerinde yaşıyorlar. Genelde profesyonel yardım alanlar ise erkekler. Korkularınızla yüzleşirseniz bu hastalıklardan kurtulursunuz" diyor. Kaynak : Diplomat Haber

Hiperaktivite Bozukluğu

Salı, 22 Ocak 2008
Tedaviye başlamak için erken tanı çok önemli. Aşırı hareketlilik, dikkat eksikliği ve denetlenmesi güç atak davranışlar... Çocuklarda sıkça görülen "Hiperaktivite Bozukluğu"nun tedavisi için erken tanı gerekiyor. Aileler ve öğretmenlerin bilgi sahibi olması ise tedavi sürecini kolaylaştırıyor. "Hiperaktivite bozukluğu" çocuklarda 3 ile 18 yaş arasında ortaya çıkıyor. Uzmanlar, "Çocuğun yaşıtlarından çok daha hareketli, çok daha dikkatsiz çok daha tehlike tanımaz, atak davranışları olduğu fark edildiğinde çocuk psikiyatrisine başvurmakta fayda var." diyor. Tedavi sürecinde ailelere büyük görev düştüğünü belirten uzmanlar şunları söylüyor: "Anne baba eğitim almazsa, bu konuda bilgili olmazsa tedavide geri kalmalar olabilir... Çok küçük yaşta ilaç hemen başlanmasa bile bir takım davranış değiştirme yöntemleri anne, baba eğitimi ile davranışların daha yoluna girmesi kolaylaşabilmekte." Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatrisi Bölümü'nde anne-babalar eğitilerek, çocuklara nasıl davranılası gerektiği anlatılıyor. Kaynak : TRT